Sosyal yıkım saldırılarına, faşist baskı ve zorbalığa karşı...

Genel grev, genel direniş!

Bugün işçi sınıfının dikkatini faşist baskı ve zorbalığa karşı gelişen kitle hareketine çekmek, bir yandan sosyal-iktisadi taleplerle işçilere seslenirken öte yandan faşist baskıya karşı demokratik hak ve özgürlükler mücadelesini büyütmeye çağırmak, en nihayetinde topyekûn saldırılara karşı “Genel grev, genel direniş!” çağrısını işçi sınıfı içerisinde gün be gün yükseltmek, gündelik mücadelenin vazgeçilmez görevlerinden birisidir. İktidarı ve muhalefetiyle, her türden burjuva siyasetin gölgesini kitle hareketinin üzerinden kaldırıp atmanın da en etkili yolu buradan geçmektedir.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Güncel
  • |
  • 29 Mart 2025
  • 08:00

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu ile birlikte onlarca CHP bürokratı ve yöneticisinin 19 Mart sabahı gözaltına alınması ve takip eden günlerde tutuklanması, gerici-faşist rejimin adım adım ilerlettiği “muhalefet operasyonu”nun yeni ve kritik bir safhaya taşınması anlamına geliyordu. AKP-MHP iktidar bloğu bu “cüretli” hamle üzerinden kendisini topluma yeni bir düzeyde dayatmayı, başarılı olduğu koşullarda gerici-faşist rejimi kalıcılaştırmak için yeni hamleleri devreye sokmayı hesap ediyordu. Dolayısıyla, kurulan denklemin ve uygulanan politikanın kapsamı dar anlamda “İBB-İmamoğlu operasyonu”yla sınırlı değildi. Rejim genel olarak muhalefeti tümüyle ezip teslim almayı, bu yolla faşist tek adam diktatörlüğünü kalıcılaştırma sürecinde yeni mevziler kazanmayı ve bunun önünde durabilecek engelleri temizlemeyi hedefliyordu.

Devletin tüm gücünü ve kurumlarını elinde tutan Erdoğan yönetimi, bu kirli ve karanlık hedeflere dayalı politikayı yargı aparatını kullanarak devreye soktu. Toplumun geniş kesimleri içerisinde İBB’ye dönük operasyonun “yargı darbesi” olarak algılanması ve nitelenmesi buna dayanıyor. Fakat rejim, süreci dünden bugüne sadece yargı sopasıyla değil, bunu tamamlayan dezenformasyon aygıtlarıyla, sokağı hedef alan polis terörüyle, devletin farklı bürokratik mekanizmalarının seferber edilmesiyle, ideolojik-kültürel kuşatmayla, türlü kumpaslarla, hileli seçimlerle ve yandaş sermaye gruplarının desteği ile bir arada ilerletti. Dolayısıyla “19 Mart darbe girişimi”ni dar anlamda düzen “hukuku” sınırlarında değil, politikanın bu geniş araç ve yöntemlerinin bir bileşkesi üzerinden ele almak gerekiyor.

Rejimin hesapları, halk hareketi ve gençliğin öfkesine çarptı

Erdoğan yönetiminin “muhalefet operasyonu” üzerinden yaptığı hesaplar, daha ilk anda kitle hareketine ve gençliğin patlayan öfkesine çarptı. İmamoğlu’nun gözaltına alındığı gün (19 Mart), başta üniversite gençliği olmak üzere geniş bir toplumsal kesim kitlesel olarak sokaklara çıktı. Polis barikatlarını aşa aşa ilerleyen, kendisini kuşatan çok yönlü baskı ve zorbalığa karşı adeta isyan eden üniversite gençliği kitle hareketinin tetiklenmesinde önemli bir rol oynadı. Günlere yayılan eylemler, halihazırda üniversitelerde ve kentlerde farklı biçimler üzerinden devam ediyor.

Gelişen halk hareketinin öne çıkan ve görünür olan yanını, temel demokratik hak ve özgürlüklerin bu denli küstahça ayaklar altına alınmasına dönük tepkiler oluşturuyor. İlk günden itibaren “Faşizme karşı omuz omuza!” vb. sloganların kitleler tarafından sahiplenilmesi esasen bunu anlatıyor. Gerici-faşist rejimin “muhalefet operasyonu” üzerinden toplumun önemli bir kesimini yok saymasına, kuralsız ve keyfi bir şekilde kendisini dayatmasına, demokratik hak ve özgürlükleri keyfince ayaklar altına almasına karşı haklı ve meşru bir tepkidir söz konusu olan.

Öte yandan, halk hareketi ve gençlik isyanını tetikleyen iktidarın zorbalığı ve faşist baskılar olsa da, 19 Mart’ta açığa çıkan öfkenin derinliklerinde ağırlaşan sosyal-iktisadi sorunlar da yer almaktadır. Zira, işçi sınıfı ve emekçiler kriz koşullarında yoğun sömürüye tabi tutulurken, buna karşın en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz hale getirilmiş durumdadır. Benzer bir tablo gençlik kitleleri için de geçerlidir. Gençler arasında intihar oranlarının artması, eğitim sistemine duyulan güvenin ve beklentilerin sıfırlanması, diplomalı işsizlik gerçeği, güvencesizlik ve tüm bunlarla birlikte ülkeyi terk etme eğiliminin neredeyse olağan hale gelmesi, gençliği yaşadığı sosyal bunalımın ve gelecek kaygısının ne denli ağırlaştığını gözler önüne sermektedir.

Özetle, ekonomik-mali krizin faturası sistematik olarak toplumun emekçi kesimlerine ve gençliğe kesilmektedir. Bu durum yoksulluğu, yoksunluğu ve sosyal bunalımı alabildiğine derinleştirmektedir. Ortaya çıkan bu tablonun dolaysız sorumluğunu ise İMF’siz İMF programını topluma dayatan Erdoğan yönetimi taşımaktadır. Bu olgu, gerici-faşist rejimi alttan alta biriken sosyal hoşnutsuzluğun da hedefi haline getirmektedir. Dolayısıyla, 19 Mart’ta patlayan öfke, artan faşist baskı ve zorbalığın yanı sıra sosyal-iktisadi yıkıma karşı biriken tepkinin de bir ürünüdür.

Gelinen aşamada Erdoğan yönetiminin hesapları tam da bu öfkenin tetiklediği halk hareketine çarpmıştır ve saldırı şimdilik belli açılardan dizginlenmiştir. Fakat, gerici-faşist rejimin topluma yeni bir düzeyde dayatılması anlamına gelen bu son saldırı henüz tümüyle püskürtülmüş de değildir.

Düzen cephesinin halk hareketi karşısındaki tutumu

Bu bağlamda ilk olarak, CHP şahsında düzen muhalefetinin halk hareketi karşısındaki konumuna değinmek gerekiyor. Yukarıda altı çizilen olgular, kitle hareketini “CHP-İmamoğlu” operasyonunun tetiklediğini fakat CHP’ye rağmen patlak verdiğini yeterli açıklıkta ortaya koymaktadır. Dahası, halk hareketi daha en başından itibaren CHP’yi peşinden sürüklemiş, deyim yerindeyse onu sokakta olmaya mahkûm etmiştir. Bu “mahkûmiyet”in gerisinde iki önemli etken yer alıyor. İlki, gelişen mücadeleyi denetim altında tutarak kendi siyasi hesapları için değerlendirme isteğidir. İkincisi ise, kendisini hedef alan son kapsamlı saldırıyı bir nebze de olsa dizginleyebilmek için kitle hareketinden başkaca bir korunağının olmamasıdır.

Gerici-faşist iktidarın halk hareketi ve gençlik isyanı karşısındaki tutumu ise yeterince açıktır. Rejim, karalama kampanyalarıyla, marjinalize etmeye dönük algı operasyonlarıyla, sokakta estirdiği polis terörüyle ve tutuklama furyasıyla hareketin etkisini kırmak, fırsatını yakaladığı anda ise tümüyle ezmek üzerine bir politika izlemektedir. Hali hazırda devam eden bütünlüklü saldırı süreci de bunu ortaya koymaktadır.

Emperyalist güçler ve sermaye sınıfı bir bütün olarak Erdoğan yönetiminin arkasında durduğunu ortaya koyan bir tutum sergilemektedir. Zira, iktisadi-sosyal yıkım programının kesintisiz şekilde uygulanmasından emperyalistlere sunulan çok yönlü hizmetlerin aksamadan sürdürülmesine değin, iç ve dış politika alanında sermaye devletinin önünde duran bir dizi görevin sekteye uğramasını istemiyorlar. Bu yönlü kaygılarını belirleyen, olası CHP iktidarıyla bu işlerin sürdürülemeyeceğini düşünmeleri değil (ki CHP bu görevleri üslenmeye çoktan razıdır), gerici-faşist rejimin bir halk hareketiyle devrilmesinin yaratacağı sonuçlardır. Zira, sermaye sınıfının ve emperyalistlerin demir yumruğu olarak toplumun üzerine çöreklenmiş bir rejimi yıkan emekçi yığınlar, kendilerine dayatılacak olan iktisadi, sosyal ve siyasi saldırıları kolayından kabul etmeyeceklerdir. Emperyalistleri ve sermaye sınıfını halk hareketinin cepheden karşısında ve gerici-faşist rejimin tümüyle arkasında konumlandıran, tam olarak bundan duyulan korkudur. Öte yandan, Erdoğan yönetimini politik ve moral açıdan sarsan kitle hareketini, rejimle pazarlık konusu edecekleri alanlarda sonuna kadar değerlendirecekleri de açıktır.

Halk hareketi ve işçi sınıfı

19 Mart’ta başlayan ve hızla halk hareketine evrilen eylemler, ülkenin dört bir yanında günlerdir devam ediyor. Bugünkü dış görünümü üzerinden bakıldığında, harekete sınıfsal rengini veren kesimin tıpkı Haziran Direnişi’nde olduğu gibi kentli orta sınıflar olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu elbette sokak hareketine işçilerin, yarı-proleterlerin, emekçilerin değişik kesimlerinin kitlesel olarak katılmadıkları anlamına gelmiyor. Sorun, işçilerin bir sınıf olarak halk hareketi içerisine konumlanamamasında, sendikal düzeyde dahi varlığını hissettirememesinde, kendi talep ve istemleriyle toplumsal mücadelenin parçası olamamasında düğümleniyor. Bu durum, halihazırda faşist tek adam rejimine karşı verilen mücadelenin en belirgin ve en temel zaafiyet alanını oluşturuyor. Zira örgütlü bir sınıf hareketi, toplumsal yaşamda ve kapitalist üretim ilişkileri içerisinde tuttuğu yer ve devrimci konumu nedeniyle gelişmelerin seyrini tümüyle değiştirebilecek bir güce sahiptir. Ve modern kapitalist ilişkilerin hâkim olduğu toplumsal düzende işçi sınıfı, diğer tüm mücadele dinamiklerini kendi ekseninde birleştirme ve arkasından sürükleme yeteneğine sahip olan tek sınıftır. Dolayısıyla, halk hareketinin bu güçten yoksun kalması temelli bir zaafiyet alanıdır. İşçi sınıfının örgütlü bir güç olarak mücadele sahnesine çıkamaması ve halk hareketiyle sürükleyici bir odak olarak bütünleşememesi, hem gerici-faşist rejime hem de düzen siyasetinin diğer aktörlerine manevra alanı açmaktadır.

O halde, yakalanması ve yüklenilmesi gereken halka bellidir: Halk hareketinin bu belirgin zaafiyetini aşmak hedefiyle işçi sınıfını temel demokratik hak ve özgürlükler mücadelesine kazanmaya odaklanmak! Kitle hareketi içerisinde konumlanan ve geniş bir yelpazede temsil edilen sol hareketin bileşenleri, halk hareketi karşısındaki güncel sorumluluklarına bu gözle bakabilmelidir. 

Bugün işçi sınıfının dikkatini faşist baskı ve zorbalığa karşı gelişen kitle hareketine çekmek, bir yandan sosyal-iktisadi taleplerle işçilere seslenirken öte yandan faşist baskıya karşı demokratik hak ve özgürlükler mücadelesini büyütmeye çağırmak, en nihayetinde topyekûn saldırılara karşı “Genel grev, genel direniş!” çağrısını işçi sınıfı içerisinde gün be gün yükseltmek, gündelik mücadelenin vazgeçilmez görevlerinden birisidir. İktidarı ve muhalefetiyle, her türden burjuva siyasetin gölgesini kitle hareketinin üzerinden kaldırıp atmanın da en etkili yolu buradan geçmektedir.

***

Halk hareketinin ilk günlerinde Kızıl Bayrak’ta yayınlanan “Baskı ve zorbalık zıvanadan çıktı.. Faşist tek adam diktatörlüğüne geçit verme!” başlıklı “gündem” yazısı şu vurgularla bitiyordu:

“Erdoğan yönetiminin oturtmaya çalıştığı rejim, en başta toplumun emekçi kesimleri ve Kürt halkı için cehennem koşulları demektir. En sıradan demokratik hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı tümüyle kuralsız ve keyfi bir yönetim, vahşi sömürü koşullarının yeni bir düzeyde emekçilere dayatılması, her türden mücadelenin sermayenin demir yumruğu ile ezilmesi anlamına gelmektedir.

“Bu gidişatın engellenmesi ve faşist saldırıların geri püskürtülmesi ise, merkezinde işçi sınıfı ve emekçilerin yer aldığı birleşik, kitlesel ve militan sokak mücadelelerinin geliştirilmesi ile mümkündür.”

Bu vurgular, içinden geçtiğimiz şu dönemde yapılması gerekene de açıklık getirmektedir: İşçi sınıfını bu mücadeleye kazanmak için seferber olmak!