Tek adam rejiminin ne pahasına olursa olsun iktidarı kaybetmeme telaşı düzen siyaseti için yeni bir krizi tetikledi. Açık ki, Erdoğan muhtemel rakibini bir itibar suikastı ile siyasetin mezarlığına gömmek istiyordu. Böylece hem koltuğunu sağlama alacak hem de inşa etmeye çalıştığı faşizan rejim için yeni mevziler kazanacaktı. Ne var ki tek adam rejimi, yıllardır uyguladığı baskıcı ve zorba politikaların toplumda biriktirdiği öfkenin duvarına çarptı.
Önce üniversite gençliği yıktı korku duvarlarını. Diploma savaşlarında üniversitenin, yani bilimin siyasi hesaplaşmaların mezesi yapılmasına tepkilerini göstermek istemişlerdi. Ama aynı sabah “yargı darbesi” de devreye sokulup üstüne eylem yasaklarıyla adı konulmamış bir sıkıyönetim ilan edilince, işin rengi değişti. İstanbul Üniversitesi öğrencileri önlerine kurulan polis barikatını aşıp Beyazıt Meydanı’na çıktıklarında, bütün topluma baskı ve zorbalık düzeni karşısında nasıl davranmak gerektiğini hatırlattılar. Ülkenin dört bir yanında sokaklar mücadelenin adresi oldu.
19 Mart sabahı başlayan bu hareket hem sokak eylemleriyle hem de üniversite gençliğinin ders boykotlarıyla devam ediyor. Ama bu hareketin önemli bir eksikliği var. İşçi sınıfı halen toplumsal bir güç olarak bu hareketin parçası olmuş durumda değil. Elbette, gerçekleşen eylemlere on binlerce, belki yüz binlerce işçi ve emekçi katılıyor. Ama biz, baskı ve zorbalık düzenine yanıtın o düzeni ayakta tutan sömürü cehennemlerinde verilmesi gerektiğinden bahsediyoruz. Tek tek işçilerin değil bir sınıf olarak işçi sınıfın bu zorbalık düzeninin karşısına dikilmesi gerektiğini söylüyoruz.
Zira, baskı ve zorbalık üzerine kurulu olan tek adam rejimi, adına kapitalizm denilen vahşi sömürü düzenini ayakta tutmak için var. Sömürü kesintisiz devam etsin, zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul olsun diye var. O yüzden, daha birkaç hafta önce aynı tek adam rejimi tarafından adliye koridorlarında ayar çekilen o demokrasi sevdalısı TÜSİAD kodamanlarının ağzını bıçak açmıyor günlerdir. O yüzden, yüzbinler günlerdir “Diktatör Erdoğan!” sloganları ile sokakları, meydanları doldururken, Trump “O iyi bir lider” diyerek Erdoğan’ın sırtını sıvazlıyor.
Ve daha da önemli bir gerçek var ki, bu baskı ve zorbalık düzeninin faturasını her zaman ve her koşulda en ağır şekilde işçi sınıfı ödüyor. Tek adamın baskı ve zorbalık düzeni işçi sınıfının açlığının ve yoksulluğunun güvencesidir. Grev yasağıdır, işten atıldığında hakkını arayacak bir mahkeme bile bulamamaktır. Ve bu düzen devam ettiği sürece tüm bunlar katmerlenerek devam edecektir.
Tam da bu yüzden işçi sınıfı sahneye çıkmak, masaya yumruğunu vurmak zorundadır. Geleceğine ve özgürlüğüne sahip çıkan gençliğe sahip çıkmak zorundadır. Kendi hakları ve özgürlüğü için meydanları doldurmak, üretimden gelen gücünü kullanmak zorundadır.
Bunun yolu bellidir. Bunun yolu “genel grev, genel direniş”i örgütlemektir. İşçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanarak baskı, sömürü ve kölelik düzenine meydan okumasıdır.
Bugünün gerçekliğinde sendika ağalarının bu sorumluluğun gereğini yerine getirmeyecekleri açıktır. Öne çıkması gerekirken “Biz boykot yapan öğrencilere destek olduk” diyerek öğrencilerin arkasına saklanan Eğitim-Sen bürokratları taşıyamaz bu sorumluluğu. Aldığı yarım günlük iş bırakma kararını bile doğru düzgün uygulayamayan DİSK bürokratları da taşıyamaz. Üç maymunu oynayan, ortalık karışmasın diye mikrofon kapatan Türk-İş ağaları hiç taşıyamaz.
Ama bu sorumluluğu işçi sınıfı onlarsız da taşıyabilir ve taşımak zorundadır.
Fabrika fabrika, işyeri işyeri kenetlenen bir işçi sınıfı, hakları ve özgürlükleri için kavgaya atılan bir işçi sınıfı, ülkedeki tek adam rejimine hak ettiği dersi verebilir, verecektir. Bunun yolu süregiden direnişi büyütmekten, yaklaşan 1 Mayıs’ı ise bu sömürü ve baskı düzenine karşı işçi sınıfın gücünü gösterdiği bir meydan okumaya çevirmekten geçmektedir.
Emeğin Kurtuluşu’nun 53. sayısından alınmıştır…