Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!

Kendi gücünün farkına varan, çaresizliğe mahkûm olmadığını, değiştirebilecek güce sahip olduğunu görmeye başlayan milyonların önünde hiçbir güç duramaz. Şimdi, kimi ve neden istemediğini gayet iyi bilenler için ne istediğini daha yüksek sesle dile getirme günüdür. Şimdi, istediğimiz ve özlemini duyduğumuz o dünya için yürüdüğümüz yolda adımlarımızı hızlandırma günüdür.

  • Haber
  • |
  • Basın derleme
  • |
  • 04 Nisan 2025
  • 19:00

Diploma savaşlarından “kirli zihinler” operasyonuna…

Derinleşen ekonomik krizle birlikte büyüyen hoşnutsuzluk uzun bir dönemdir AKP’nin inşa etmeye çalıştığı tek adam rejimi için bir sorun kaynağıydı. 23 yıllık kesintisiz iktidarını sürdürmekte zorlandığı görülüyor, kendi tabanı üzerindeki hakimiyetini de yavaş yavaş kaybetmeye başlıyordu.

Bu hoşnutsuzluğun bir toplumsal patlamaya dönüşmesi, hem AKP’nin hem de sömürü düzeninin gerçek sahiplerinin en büyük korkusuydu.

Asıl korkusu gelişebilecek bir toplumsal muhalefet olsa da, AKP’nin aynı zamanda olası alternatiflerinden kurtulmak gibi bir sorunu da vardı. İşte 19 Mart sabahı zirve noktasına çıkan kriz, bu korkunun ve ne pahasına olursa olsun iktidarını kaybetmeme telaşının sonucu oldu.

Önce Erdoğan’ın muhtemel rakibini saf dışı bırakmak için bir diploma krizi çıkarıldı. Sahte diploma ile cumhurbaşkanı yapıldığını dünya alemin bildiği Erdoğan, önce İmamoğlu’nun diplomasını iptal ettirdi. Diploma krizinin yeterince inandırıcı olmayacağını ve ucunun eninde sonunda kendisine dokunacağını bildiği için, hemen ardından da bir yolsuzluk ve terör operasyonu başlattı.

Açıktır ki, Erdoğan karşısına çıkması muhtemel en güçlü rakip olarak konuşulan İmamoğlu’nu siyasetin mezarlığına göndermek istiyordu. Böylece sadece toplumda değil kapitalist ve emperyalist efendiler için de alternatifsiz tek seçenek olarak iktidarını sürdürebilecekti.

Ortada ne bağımsız yargı vardı, ne hukuk ne de etik… İşçilerin ve emekçilerin cebinden çaldığı milyar dolarları yandaşlara peşkeş çekenlerin iddialarını ciddiye alan da olmadı bu yüzden. Diğer örnekleri bir kenara bıraksak bile, Melih Gökçek gibi bir hırsızı yıllarca ülkenin başkentinin başına musallat edenlerin yolsuzluklarla mücadele gibi bir sorunu zaten yoktu. Öte yandan, kimsenin “iş bilen” bir Karadenizli müteahhit olarak İmamoğlu’nun sütten çıkmış ak kaşık olduğunu düşündüğünü de sanmıyoruz.

Yaşanan, yolsuzluğa karşı girişilen bir “temiz eller” operasyonu değil, siyasi bir “kirli zihin” operasyonuydu. Hem de Erdoğan’ın “ne istediniz de vermedik” diyerek serzenişte bulunduğu Fettullah hoca efendisinden kendisine miras kalan taktiklerle hayata geçirdiği bir operasyon…

Sonuçta sorun İmamoğlu ya da yolsuzluk değildi. Operasyonu hayata geçirenler için olduğu kadar bu operasyonun ardından sokaklara akan milyonlar için de…

Korku barikatlarını yıkan gençlik…

Türkiye, İmamoğlu’nun ve yüzü aşkın kişinin gözaltına alındığı haberi ile güne uyandığında, İstanbul Üniversitesi öğrencileri iptal edilen diploma için eyleme hazırlanıyorlardı. Dertleri İmamoğlu’nun diplomasına sahip çıkmak değildi. İtirazları, bilimin merkezi olması gereken üniversitelerin siyasi operasyonların tezgâhı haline getirilmesineydi. Bilimi ve üniversiteyi savunmak, çalınmak istenen geleceklerine sahip çıkmak istiyorlardı.

Çünkü, AKP eliyle kurulan tek adam rejimi gençliğin özgürlüğünü çalmış, gelecek umudunu ayaklar altına almıştı. 30 küsur yıllık bir diploma üzerinden girişilen bu hoyratça siyasi operasyon onları bekleyen geleceğin de yeni bir habercisiydi. Bu düzen gençliğe işsizlikten ve açlıktan başka bir gelecek sunamazdı.

İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin karşısına, ilan edilen eylem yasakları ile birlikte bir kez daha polis barikatları çıktı. Ama gençlik kendisine dayatılan koyu karanlığı reddettiğinde, geleceğine ve özgürlüğüne sahip çıkmaya bir kez karar verdiğinde, o barikatların hiçbir zaman bir hükmü olmamıştır. Geçmişte de böyleydi, 19 Mart’ta da böyle oldu. Ve İstanbul Üniversitesi öğrencileri önlerine kurulan barikatları aşarak Beyazıt Meydanı’na çıktılar. Böylece baskı ve zorbalık düzeninde önemli bir gedik açtılar.

İstanbul Üniversitesi öğrencilerine yanıt gecikmeden ODTÜ’den geldi. Üniversite içinde gerçekleşen ve binlerce öğrencinin katıldığı yürüyüşün ardından ODTÜ öğrencileri kampüs dışına çıkarak Kızılay’a yürümeye başladılar. Onlar da geleceklerine ve özgürlüklerine sahip çıkarak, önlerine kurulan polis barikatları karşısında saatlerce direndiler.

Ve diğer üniversiteler… Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de ve ülkenin dört bir yanında üniversite öğrencileri önce kampüslerde, sonra sokaklarda kendilerine dayatılan karanlık geleceğe karşı seslerini yükselttiler.

Üniversite öğrencileri başlattıkları mücadeleyi bugün ders boykotları ile sürdürüyorlar. Tepki göstermedikleri koşullarda kendilerini nasıl bir geleceğin beklediğini biliyorlar ve o koyu karanlığı reddediyorlar. Gelecekleri ve özgürlükleri için; eşit, parasız, bilimsel eğitim için onlarca üniversitede aldıkları ortak kararla mücadeleyi sürdürüyorlar.

Saraçhane-Bozdoğan ikileminde demokrasi arayışı…

Hızla yayılan eylemlerin en önemli merkezi ise doğal olarak İBB binasının bulunduğu Saraçhane oldu. Üniversite öğrencilerinin ardından her yaştan on binlerce insan Saraçhane’ye akın etti. İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin kararlı çıkışı olmasaydı ve onlardan aldıkları güçle on binlerce emekçinin tek adam rejimi karşısında biriken öfkesi sokaklara taşmasaydı, CHP’nin Saraçhane’yi bir direniş merkezine çevirme niyeti ve gücü olur muydu bilinmez. Ama on binler “Artık yeter!” diyerek sokaklara çıktığında ona da yapacak başka bir şey kalmadı. Kaldı ki bundan sonrası onun için varlık-yokluk sorunuydu.

Saraçhane’nin birkaç yüz metre ötesi ise Bozdoğan Kemerleri’ydi. Bozdoğan Kemerleri daha 11 ay önce 1 Mayıs’ta Taksim’e yürümek isteyen işçi sınıfının ve emekçilerin karşısına barikatların kurulduğu, dizginsiz bir polis terörünün estirildiği yerdi. Bozdoğan Kemerleri’nin arkası ‘77 1 Mayıs’ının, Gezi Direnişi’nin sembol mekânı Taksim Meydanı’ydı. Bozdoğan Kemerleri’ni aşmak demek, baskı ve zorbalık düzenini temelinden sarsmak demekti.

Bu yüzden, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “Günü geldiğinde Taksim’e yürüyeceğiz. Ama…” cümlesindeki “ama”, onun derdinin baskı ve zorbalık düzenini aşmak değil, sadece ve sadece gevşetmek olduğunu gösteriyordu. O, sadece olası bir kayyım riskine karşı İBB binasını savunmuyor, aynı zamanda sömürü düzeninin geleceği konusundaki sınıfsal kaygı ile de konuşuyordu. Taksim, onun için sadece yüz binlerin öfkesini AKP ve işbirlikçilerine karşı kullandığı bir tehditti.

Sonuçta, yüz binler AKP eliyle inşa edilen tek adam rejimine, baskı ve zorbalık düzenine karşı öfkeleri ile birleştiler. Ama o baskı ve zorbalık rejiminin ardından nasıl bir düzen kurulacağı Saraçhane ile Bozdoğan arasındaki uçurumda saklı. Özlemini duyduğumuz gerçek anlamda eşit ve özgür bir düzenin kurulması için ise işçi sınıfının gücünü göstermesi gerekiyor.

Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!

Korku duvarlarını yıkan yüz binler başlattıkları mücadeleyi günlerdir büyük bir kararlılıkla sürdürüyorlar. “Diktatör Erdoğan!”, “Hükümet istifa!” sloganları her geçen gün daha gür bir sesle yankılanıyor sokaklarda. Üniversitelerden sokaklara ve meydanlara taşan mücadele, mahallelerde yapılan yürüyüşlerle, yollarda korna seslerine karışarak devam ediyor.

Bugüne kadar ne eylem yasakları susturabildi bu öfkeyi ne de eylemler ve sosyal medya paylaşımları bahane edilerek hayata geçirilen tutuklama terörü… Gözaltına alınan binlerce insana, yüzlerce tutuklamaya rağmen, “Silivri soğuktur” mesajlarındaki sinmiş korkaklık yerini “Silivri soğuk değilmiş” mesajlarına bıraktı çoktan.

Evet, AKP 23 yıl boyunca nefes almayı bile şans haline getiren bir baskı ve zorbalık rejimini adım adım inşa etti. Evet, AKP eliyle kurulan bu zorbalık düzeninin gerçek sahipleri, sömürücü kapitalistler yaşanan gelişmeleri halen kenardan sessizce izliyor, olabilecek en hafif hasarla atlatmayı umuyorlar. Evet, ABD başta olmak üzere emperyalist efendiler AKP eliyle kurulan bu düzende gedik açılmasını istemiyorlar.

Ama baskı ve zorbalıkla ayakta kalmaya çalışanların yeri eninde sonunda tarihin çöplüğü olmuştur her zaman. Kurmaya çalıştıkları korku imparatorlukları kendi korkularının yansımasıdır ve yıkılmaya mahkûmdur. Yeter ki, o korku imparatorluğunun esiri yapmak istedikleri milyonlar bir kez başını kaldırsın! Yeter ki, kapitalizmin bireyci yoz kültürü ile yalnızlaştırılan insanlar bir kez birbirine güvensin ve kenetlensin!

İşte, 19 Mart’ta patlayan öfke bu yolu açmıştır. Yüz binler sadece baskı ve zorbalık düzenine öfkeleriyle değil, kimi ve neden istemediklerini bilen coşkularıyla da gösteriyorlar bu gerçeği. Ve kendilerine, birbirlerine güveniyor, umudu büyütüyorlar.

Kendi gücünün farkına varan, çaresizliğe mahkûm olmadığını, değiştirebilecek güce sahip olduğunu görmeye başlayan milyonların önünde hiçbir güç duramaz. Şimdi, kimi ve neden istemediğini gayet iyi bilenler için ne istediğini daha yüksek sesle dile getirme günüdür. Şimdi, istediğimiz ve özlemini duyduğumuz o dünya için yürüdüğümüz yolda adımlarımızı hızlandırma günüdür.

Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!

Emeğin Kurtuluşu’nun 53. sayısından alınmıştır…