Toplumsal meşruiyetini büyük oranda kaybetmiş olan gerici-faşist rejim, iktidar gücünü elinde tutabilmek ve faşist tek adam düzenini kalıcılaştırmak için kirli saldırı planlarını adım adım devreye sokuyor.
İktidarın birbirine paralel ilerlettiği saldırı süreci üç ana başlıkta toparlanabilir. Bunlardan ilki, emek eksenli toplumsal mücadeleyi faşist zorbalıkla baskılamak, bu yolla olası bir sınıf ve kitle hareketinin önünü almaktır. Buna, Kürt halkının mücadelesini kısa vadede edilgen kılmayı, orta vadede ise tümüyle tasfiye etmeyi hedefleyen “saldırganlık-süreç” sarmalı eşlik etmektedir. İktidarın kirli hesaplara dayalı planlarının üçüncü ayağını ise, düzen siyaseti içerisinde kendisine “alternatif” olarak beliren muhalif kesimleri itibarsızlaştırma, kriminalize etme, yumruk sallayarak sindirme ve köşesinde tutma hamleleri oluşturmaktadır.
Özetle AKP-MHP iktidar bloğu, faşist tek adam rejiminin inşasında “başını ağrıtabilecek” tüm dinamikleri hedefe koyan çok yönlü bir süreç işletmektedir.
Düzen muhalefetine saldırılarda yeni evre
Son dönemde öne çıkan olaylardan hareketle, ilk olarak düzen muhalefetine dönük saldırıları ele almak isabetli olacaktır.
Bilindiği üzere Erdoğan yönetimi, “muhalefet krizi”ni dünden bugüne “tanrının lütfu” saydı. Zira sinik, kötürüm ve kritik süreçlerde iktidarın sureti gibi hareket eden düzen muhalefeti bir dizi açıdan sıkışmışlık içerisinde olan rejime manevra alanları açıyor, ek avantajlar sağlıyordu. Vitrinde “ehlileştirilmiş” bir muhalefetin olması, iktidar payına sandık üzerinden kitlelerde illüzyon yaratmanın ve kendisine toplumsal meşruiyet devşirmenin imkanı olarak değerlendiriliyordu.
Bu açıdan son on yıl içerisinde, iktidar lehine süregelen bu “pembe tablo”yu sarsan ve Erdoğan yönetimini zorla sokan iki önemli süreçten bahsedilebilir. İlki, 2015 Haziran seçimleri, ikincisi ise 2024 yerel seçimleri. Elbette 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde özellikle İstanbul’da yaşadıkları hezimeti de bunlara eklemek gerekiyor.
AKP’nin 2015 seçimlerinde yaşadığı hezimette Kürt hareketinin “Seni başkan yaptırmayacağız” tutumunun belirgin bir rol oynadığı biliniyor. Zira bu tutumun toplumsal karşılığı, Kürt halk kitlelerinin açıktan iktidar karşıtı bir konuma yerleşmesi, açık ya da örtülü bir şekilde düzen muhalefeti ile yan yana düşmesi anlamına geliyordu. Bununla birlikte, AKP karşıtı önemli bir toplumsal kesimin tüm basiretsizliğine rağmen düzen muhalefetini “doğal” adres görmesi, Erdoğan’ın tek başına iktidar koltuğuna oturmasına taş koymuştu. Ortaya çıkan bu siyasal denklemin nasıl sonuçlandığı biliniyor: Kirli savaşın tırmandırılması, peşi sıra tertiplenen kanlı katliamlar, yoğunlaşan faşist baskı, kitlesel gözaltı ve tutuklama terörü, Kürt düşmanlığı ve ırkçı-şoven politikalar üzerinden düzen muhalefetinin iktidara yedeklenmesi...
Tüm bu kapsamlı saldırıların ve karanlık sürecin ardından, aynı yılın Kasım ayında yapılan seçimlerde AKP yeniden tek başına iktidar gücünü eline aldı. 2015 seçimlerini takip eden kapsamlı saldırganlığın en ağır bedelini ise Kürt halkı ve hareketi ödedi. Tırmandırılan kirli savaşla birlikte binlerce Kürt genci katledildi, HDP’ye dönük startı verilen siyasi soykırım saldırılarında yüzlerce parti yöneticisi ve üyesi tutuklandı. “Seni başkan yaptırmayacağız” söyleminin sahibi Selahattin Demirtaş ve dönemin öne çıkan diğer bir dizi aktörü tutuklanarak hapishanelere gönderildi... Özetle, toplumun başına musallat olan AKP, seçimle-sandıkla iktidar gücünü elinden bırakmayacağını daha o tarihte alenen ortaya koydu. Devam eden süreçte ise, “2016 darbe girişimini” fırsat bilen gerici-faşist iktidar, tek adam rejiminin inşasında bir hayli yol kat etti.
31 Mart 2019 yerel seçimlerinde AKP’nin İstanbul’u kaybetmesi, seçimlerin iptali ve yenilenen seçimin Kürt kitlelerinin de desteği ile büyük bir oy farkı ile kazanılması, AKP için “pembe tablo”yu bozan bir başka kırılma noktası oldu.
2024 yerel seçimlerinde ise; krizin faturasının emekçiler içerisinde biriktirdiği hoşnutsuzluk ve Kürt hareketinin “kent uzlaşısı” zemininde düzen muhalefetine sunduğu destek, AKP’nin seçimden ikinci parti olarak çıkmasına yol açtı. Esasen bu sonuç, düzen muhalefeti adına bir başarıyı ifade etmiyordu. AKP’nin ikinci parti konumuna düşmesinin gerisinde, krizin ağır faturası altında ezilen toplumsal kesimlerin desteğini almakta yaşadığı zorlanma yer alıyordu. CHP şahsında düzen muhalefetinin yerel seçimlerde elde ettiği “başarı” da bu aynı olguya dayanıyordu.
Hal böyleyken ve 2015 deneyimi tüm somutluğu ile gözler önünde dururken, CHP merkezli düzen muhalefeti, daha ilk anda temelsiz bir özgüvenle iktidarla “helalleşme” söylemini gündeme getirdi. Aynı dönem içerisinde Erdoğan yönetimi de sözde “normalleşme”, “yumuşama” taktiğini devreye soktu. Amacı, seçim yenilgisinin ilk şokunu atlatana kadar zaman kazanmak, bu süre zarfında ise bugünkü “sürece” uzanan çok yönlü saldırıların planını çıkarmaktı. Süreç öyle de gelişti, Erdoğan yönetimi bizzat koşullarını yarattığı ve önünü düzlediği “muhalefet operasyonunu” adım adım ilerletti. CHP nezdinde kapsamlı bir itibarsızlaştırma kampanyası başlattı. CHP’li belli isimlere irili ufaklı soruşturmalar açtı. Gerilimi ve saldırganlığı sürekli tırmandırdı, vb...
CHP’li Esenyurt Belediyesi’ne dönük kayyım saldırısı ile startı verilen ve adım adım hayata geçirilen “muhalefet operasyonu”, gelinen aşamada İmamoğlu’nun hedefe konulması ile birlikte çok daha kapsamlı bir boyut kazanmış bulunuyor.
“Yumuşak bir geçişle” iktidarı devralma hesabı yapan düzen muhalefeti ise, tüm bunlar yaşanırken kitlelerde “sandık beklentisi” yaratmaktan öteye giden bir adım atmadı. Öyle ki, sopanın ucu kendisine döndüğünde, dahası kendisini hedef alan kapsamlı saldırıların işareti sayılacak hamleler gündeme geldiğinde dahi düzen muhalefetinin tutumunda esasa ilişkin bir değişiklik olmadı.
İktidarın kirli denklemi: Ez-yedekle, yedekle-ez!
Gerici-faşist rejim, dünden bugüne her sıkıştığında düzen siyasetini dizayn etmek ve toplumu gerici bir zeminde taraflaştırmak için Kürt sorununu etkin bir şekilde kullandı. Bu bağlamda Kürt sorunu, Erdoğan yönetimi adına 23 yıllık iktidarı sürecinde “kullanışlı bir enstrüman” olarak görüldü. Yeri geldi kirli savaşı tırmandırarak ve Kürt düşmanlığını kışkırtarak düzen muhalefetini hizaya çekti, kendisine yedekledi. Yeri geldi “demokrasi”, “açılım”, “barış”, “süreç” vb. çeşitli söylemler üzerinden Kürt sorununu istismar ederek Kürt halkını beklentiye soktu, oyaladı ve hareketsiz kılmaya çalıştı.
İçinden geçmekte olduğumuz dönemde, bir kez daha ve elbette farklı hesaplar ve etkenlerle bağlantılı olarak Kürt sorunu üzerinden bir “süreç” işletiliyor. Konunun geniş kapsamı bir yana bırakılırsa, Erdoğan yönetimi söz konusu “süreci”, iç politikada kendi bekası için etkin bir şekilde değerlendirmeye odaklanmış durumda. İktidar gücünü zorbalık yoluyla elinde tutan rejim, “süreç” politikası üzerinden ülke ve bölge açısından önemli bir dinamik olan Kürt halkını paralize ederek, en azından bir süreliğine “başını ağrıtmayan” bir konumda tutmak istiyor. Ajandasında yer alan bu kirli ve karanlık politikaları hayata geçirirken, Kürt hareketi cephesinden gelecek olası çelmelerin (2015, 2019 ve 2024’de olduğu gibi) önünü almayı da hesaplıyor. “Kent uzlaşısı” üzerinden devreye sokulan saldırıların gerisindeki mesaj da esasen bunu içeriyor.
Düzen muhalefetini hedef alan saldırı sürecinin tam da böylesi bir döneme denk getirilmesi rastlantı değil. Zira, dün Kürt halkına barbarca saldırırken özellikle şoven milliyetçilik üzerinden düzen muhalefetini nasıl arkasına aldıysa, bugün de düzen muhalefetine saldırırken, Kürt hareketini “yeni süreç” aldatmacası üzerinden en azından “izleyen” bir pozisyonda tutmayı amaçlıyor.
Kısacası, iktidarın kurduğu bu kirli denklem, çok farklı ideolojik, kültürel, inançsal ve moral değerlere sahip AKP karşıtı muhalif kesimlerin parçalanması, karşı karşıya getirilerek paralize edilmesi anlamına geliyor.
Rejimin hesabını bozacak olan sınıf eksenli birleşik mücadeledir!
Gerici-faşist rejimin hedefinde sanıldığı gibi sadece düzen muhalefeti ya da onun bugünkü temsilcisi Ekrem İmamoğlu yer almıyor. Zira, İmamoğlu’na dönük saldırı çok daha kapsamlı hesapların sadece bir ayağını oluşturuyor.
Erdoğan yönetimi, yeni bir düzeyde pekiştirmek ve kalıcılaştırmak istediği faşist tek adam rejiminin önünde durabilecek “her türden engeli” baskı ve zorbalıkla ortadan kaldırmayı parola edinmiş durumda. Toplumsal ve siyasal yaşamın tüm cephelerinde tırmandırdığı saldırıların ve politik manevraların varıp bağlandığı yer esasen buna hizmet ediyor. Aynı şekilde, öne çıkan aktörleri değişse de siyasal arenada bir kesimi hedef alırken ötekinin “yakasını tutarak” edilgen kılmaya çalışması da öyle.
Dolayısıyla, başta işçi sınıfı, emekçiler ve mazlum Kürt halkı olmak üzere, toplumun ezilen ve sömürülen kesimleri gerici-faşist rejimin bu kirli politikalarına ve ayak oyunlarına karşı uyanık olmalı, daha da önemlisi iktidarın dolgu malzemesi olmayı reddetmelidir. Zira, Erdoğan yönetiminin oturtmaya çalıştığı rejim, en başta toplumun emekçi kesimleri ve Kürt halkı için cehennem koşulları demektir. En sıradan demokratik hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı tümüyle kuralsız ve keyfi bir yönetim, vahşi sömürü koşullarının yeni bir düzeyde emekçilere dayatılması, her türden mücadelenin sermayenin demir yumruğu ile ezilmesi anlamına gelmektedir.
Bu gidişatın engellenmesi ve faşist saldırıların geri püskürtülmesi ise, merkezinde işçi sınıfı ve emekçilerin yer aldığı birleşik, kitlesel ve militan sokak mücadelelerinin geliştirilmesi ile mümkündür. Dolayısıyla işçi sınıfı, emekçiler, Kürt halkı ve diğer tüm toplumsal mücadele güçleri “sermayenin diktatörüne ve sermaye diktatörlüğüne” karşı omuz omuza vermeli, faşist saldırılar karşısında birleşik mücadeleyi güçlendirmelidir.