Gerici-faşist iktidar tarafından uzun bir dönemdir sistematik bir biçimde tırmandırılan faşist baskı ve terör, gelinen yerde burjuva düzen muhalefetini de kapsayacak şekilde genişletiliyor. İlerici ve devrimci güçlere, hak arayan işçi ve emekçilere, muhalif gazetecilere dönük saldırı furyası devam ederken, şimdi de soruşturmalar, gözaltı ve tutuklama terörüyle CHP’ye adeta “savaş” ilan edilmiş bulunuyor.
İmamoğlu’nun üniversitedeyken yatay geçiş yaptığı için diplomasının geçersiz olduğunun öne sürülmesiyle başlatılan süreç, İstanbul Üniversitesi’nin diplomayı iptal etmesi, İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla devam ediyor.
Belediyelere yönelik “yolsuzluk” operasyonları, “kent uzlaşısı” üzerinden estirilen tutuklama terörü, CHP kurultayına dönük “şaibe” iddiaları, İmamoğlu’nun yakın çevresindeki isimlerin mal varlıklarının dondurulması, Kent Lokantası’nda yemek yediği için soruşturulan ünlüler vb... Saldırıların son halkasını İmamoğlu’nun, Şişli ve Beylikdüzü Belediye başkanlarının yanı sıra 108 kişinin gözaltına alınması oluşturdu. Bu arada gazeteci İsmail Saymaz da Gezi davası kapsamında gözaltına alındı.
***
23 Mart’ta CHP tarafından yapılacak cumhurbaşkanı adaylığı ön seçiminin öncesine denk getirilen gözaltı terörünün nasıl sonuçlanacağı henüz belli değil. Gözaltı kararları İBB'ye yönelik “kent uzlaşısı” ve “CHP'de para sayma görüntüleri” olarak anılan yolsuzluk iddialarına dayandırıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamaya göre, İmamoğlu hem Terör Suçları Soruşturma Bürosu hem Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen iki ayrı soruşturma kapsamında gözaltına alındı. Saray rejiminin “tetikçi aparat” olarak kullandığı yargı bir kez daha rolünü oynuyor. Oysa, tüm AKP’li belediyeler yolsuzluk, rüşvet, yağma, haraç, adam kayırmacılık gibi sayısız suç işlemelerine rağmen aynı “yargı” kılını bile kıpırdatmadı.
Erdoğan’ın “Turpun büyüğü heybede” tehdidini savurması, kapsamlı bir saldırı hazırlığı yapıldığının sinyaliydi. Faşist tek adam rejiminin bekası için her yola başvuracağını ilan eden AKP şefi, yargı aparatına emir vererek saldırıyı başlattı. Düzen muhalefetine yöneltilen bu saldırı, saray rejiminin iyice zıvanadan çıktığını gösteriyor. OHAL uygulamaları ile yolların kapatılması, toplu ulaşımın engellenmesi, eylem yasaklarının devreye sokulması, sosyal medyada bant daraltma yoluna gidilmesi, iktidarın gelişebilecek kitlesel eylemlerden duyduğu korkuyu da gözler önüne seriyor.
Gerici-faşist rejim kendi bekasını koruyup sağlamlaştırmak için bir yandan “yeni süreç” söylemini kullanıyor, diğer yandan elinden hiç eksik etmediği kırbacıyla yönetmek istiyor. Bu fütursuzluğun hedeflerinden biri kriz koşullarında büyüyen hoşnutsuzluğu bastırmak, diğeri ise dikta rejimini tahkim etmektir.
Toplumsal meşruiyetini yitiren rejim tüm topluma gözdağı vererek kendini güvenceye almaya çalışıyor. Baskı ve zorbalığı bu denli çıplak hale getirmesinin gerisinde toplumsal mücadelenin büyümesinden duyduğu derin korku yatıyor. DEM Parti ile görüşmelerin yapıldığı dönemde CHP’lilere dönük saldırıların gerekçesinin “kent uzlaşısı” olması ise, arsızlıkta sınır tanımayacağını gösteriyor. Zira dikta rejimin başı “ömrü yettiğince” saltanatını sürdürmenin hesapları yapıyor. Bunun önünde engel olduğunu düşündüğü her gücü ezmek için saldırıyor.
Gerici-faşist iktidar, “2023 dönemeci” diye andığı dönemin ardından, ilerici-devrimci hareketi yok etmek için uyguladığı sistemli baskıyı yeni bir düzeye çıkardı. 31 Mart yerel seçimlerinin sonuçları, iktidarın seçmen desteğinde belirgin bir azalma, tersinden ise düzen muhalefetinin desteğinde dikkate değer bir artış olduğunu ortaya koymuştu. Anayasa tartışmaları, TÜSİAD ile girilen dalaş ve İmamoğlu’nu hedef alan saldırı furyasında 31 Mart hezimeti önemli bir rol oynadı.
Kuşkusuz rejim CHP’ye saldırırken tüm topluma, ama özellikle de ilerici kesimlerine sopa sallıyor. Eğer düzen muhalefetini bile hedef tahtasına koyan bu rejime karşı bir direniş barikatı oluşturulamazsa, sola ve işçi hareketine daha pervasızca saldırması kolaylaşacak.
***
Sık sık “sandıkta hesap sorma” vurgusu yapan düzen muhalefeti, 31 Mart yerel seçimlerinde elde ettiği başarıya dayanarak “helalleşme” tartışmalarını başlatmıştı. Seçimde hezimete uğrayan rejiminin elini rahatlatan bu politika hem saldırıların önünü açmış, hem kitleleri pasifize etmeye yaramıştı. Her türlü sokağa çıkışı “provokasyona gelmeyelim” söylemleri ile karşılayan, sol ve ilerici muhalefete dönük gözaltılara ses çıkarmayan, grev yasaklarında kılını kıpırdatmayan, barolara ve meslek örgütlerine dönük saldırı süreçlerinde sessiz kalan, Kürt illerinde DEM’in kazandığı belediyelere uygulanan baskıları izleyen, kent uzlaşısının yapıldığı büyük illerde kayyım atamalarını sınırlı tepkiler ile geçiştiren CHP, tam da bu tutumlarıyla kendisine yönelen saldırıyı kolaylaştırdı. CHP’nin bu son saldırı karşısında ortaya koyacağı tepkinin boyutu, ısrarı, sürekliliği ve kitleselliği de sürecin seyrinde önemli bir oynayacaktır.
Gerici-faşist rejim bu kapsamlı saldırılarla olası bir kitle hareketliliğinin önünü de alabileceğini var sayıyor. Devrimcileri, ilerici-sol güçleri, Kürt halkını ve toplumun mücadeleci dinamiklerini ezmek, emekçiler içerisinde korkuyu büyütmek için saldırıyor. Saldırıları boşa düşürmek, baskı ve zorbalığı geri püskürtmek için dinci-faşist rejim karşıtlarının sokaklara çıkmak, birleşip direnmek dışında bir çıkış yolları bulunmuyor.