Almanya ve AB’den silahlanmaya devasa bütçe

Savaş baronlarının dayattığı bu karanlığa karşı tek gerçek alternatif; işçi sınıfı, emekçiler ve halkların örgütlü mücadeleyi yükseltmesidir.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Dünya
  • |
  • 11 Mart 2025
  • 08:00

"Burjuvazi, dünyanın savaşlarla daha güvenli hale geleceğini iddia ederken, aslında kendi mezarını kazmaktadır"

Rosa Luxemburg

Görev süresinin bitmesine üç hafta kalan Başbakan Olaf Scholz ile halefi Friedrich Merz, Almanya’nın silahlanma bütçesinde mutabık kaldıklarını 4 Mart Salı akşamı Berlin’de ilan ettiler. Anlaşmaya göre, 900 milyar avroluk devasa bir bütçe silahlanma ve altyapı projelerine ayrılacak. Bu bütçenin mevcut federal meclis tarafından hızla onaylanması bekleniyor. Zira yeni hükümetle birlikte göreve başlayacak mecliste üçte iki çoğunluğun sağlanması pek olası görünmüyor. Almanya’nın bu adımına paralel olarak, Avrupa Birliği de 800 milyar avroluk silahlanma bütçesi için tartışma başlattı. 

Avrupa’nın en büyük ekonomisi Almanya ile birlikte yaşlı kıta tarihinin en büyük silahlanma hamlelerinden birine hazırlanıyor. 

Almanya’nın mevcut hükümeti, yüz milyarlarca avroluk yeni savaş bütçesini hayata geçirmek için Anayasa'daki borç frenini gevşetmeye karar verdi. 

Bu adım, yalnızca askeri harcamaların artması anlamına gelmiyor. Geniş çaplı altyapı projeleriyle “ekonomik büyümeyi” teşvik etmeyi de hedefleyen bir planın parçası. Yollar, köprüler, demiryolları ve limanlar öncelikle ordunun hareket kabiliyetini artırmak için onarılacak. 

Almanya’nın yeniden militaristleştirilmesi, sadece bir “güvenlik” politikası değil; aynı zamanda kriz içindeki kapitalist sistemin kendini yeniden üretmesi de hedefleniyor.  

Sınırsız borç ve silahlanma

Berlin’de yapılan görüşmelerin ardından açıklanan plana göre, Almanya’nın savunma bütçesi üzerindeki kısıtlamalar kaldırılarak, silahlanma harcamaları için devletin sınırsız borçlanabilmesi sağlanacak. Teorik olarak, ekonominin “büyümesiyle” birlikte bu borcun çevrilebileceği iddia ediliyor. Fakat bu, büyük ölçüde kamu harcamalarına ve altyapı yatırımlarına dayalı bir model. Bu model (üretken sektörlerde gerçek bir genişleme sağlanmadan borçlanmanın artırılması), bugüne kadar her büyük kriz döneminde kapitalist devletler tarafından uygulanan bir yöntem oldu.

Almanya’da iktidar sahipleri bu yöntemi bir zorunluluk olarak sunuyor. Müstakbel Başbakan ve CDU lideri Friedrich Merz, "Özgürlüğümüzü savunmak için ne gerekiyorsa yapmalıyız" derken, CSU lideri Markus Söder, "Almanya burada. Almanya geri çekilmiyor" sözleriyle geniş çaplı silahlanmayı meşrulaştırmaya çalışıyor. Ancak burada sorulması gereken temel soru şu: Gerçekten amaç “ülkeyi korumak mı”, yoksa savaş ekonomisi üzerinden birikim rejimini yeniden yapılandırmak mı?

Savaşa yatırım ekonomik canlanma sağlar mı?

Almanya’nın izlediği yol, tarihte birçok kez benzer biçimde uygulanmış bir stratejiye dayanıyor. Devlet, doğrudan askeri harcamaları artırarak, kriz koşullarında sermayeye yeni bir genişleme alanı yaratmayı hedefliyor. Savaş sanayii, diğer sektörlerdeki durgunluğa rağmen yüksek kâr oranlarını garanti eden bir alan olarak öne çıkıyor. Özellikle büyük tekeller, devletten aldıkları ihalelerle, risksiz bir şekilde büyüyebiliyorlar.

Bu modelin tarihsel bir örneği 1930’lar Almanya’sında görüldü. Nazi rejimi, “işsizliği azaltmak ve sanayiyi yeniden canlandırmak için” geniş çaplı silahlanma projelerine yönelmişti. Benzer şekilde, 20. yüzyılın ortasında Amerika Birleşik Devletleri, krizden çıkış yolu olarak askeri yatırımlara ağırlık verdi. Bugün de benzer bir yönelim söz konusu: Rheinmetall gibi büyük Alman silah tekelleri, otomotiv sanayiindeki fabrikaları devralarak savaş araçları üretmeye başlıyor. Osnabrück’teki Volkswagen (VW) otomobil fabrikası artık savaş araçları üretiyor. Devlet eliyle yaratılan bu yapay talep, ekonomiyi canlandırmanın bir aracı olarak sunuluyor. Ancak bu, sürdürülebilir bir büyüme değil, savaş ekonomisine bağımlı hale gelen bir sistem yaratıyor.

Silah sistemleri ne doğrudan tüketim mallarıdır ne de üretken sermayeyi artıran araçlardır. Bunlar, kullanıldıkları takdirde doğrudan imha edilen ve yeniden üretimi zorunlu hale getiren ürünlerdir. Yani, kısa vadede bazı sektörler için kâr getirici olabilirler, ancak uzun vadede üretici güçlerin gelişimini sınırlandıran bir etkiye sahiptirler.

Fatura kime kesilecek?

Bugün Almanya, devasa askeri yatırımlara yönelirken, bu harcamaların bedelini kimlerin ödeyeceği konusu bilinçli bir şekilde belirsiz bırakılıyor. Resmi söyleme göre, altyapı yatırımları ve ekonomik büyüme sayesinde borç yükü yönetilebilir olacak. Ancak gerçek şu ki, devletin borçlanması arttıkça, kaçınılmaz olarak sosyal harcamalar kısılacak, eğitim, sağlık ve kamu hizmetleri gibi alanlara ayrılan bütçeler azalacak; işçi ve emekçiler daha yüksek vergiler ve kemer sıkma politikalarıyla bu yükü taşımak zorunda bırakılacak ve yoksulluk kitleselleşecek.

Bugün Almanya’nın devasa askeri siparişleri arasında binlerce insansız hava aracı, yüzlerce tank ve binlerce füze bulunuyor. Ancak aynı Almanya, düşük gelirli kesimler için sosyal yardımları artırmaya yanaşmıyor. Silah sanayii için sınırsız borçlanma mümkünken, kamu hizmetleri için kaynak olmadığı söyleniyor. Bu çelişki, silahlanmanın sadece askeri bir strateji olmadığını, aynı zamanda sermayenin sınıfsal bir tercihi olduğunu ortaya koyuyor.

Tarih, militarizmin her zaman ekonomik krizlerin faturasını emekçi sınıflara kesmek için kullanıldığını gösteriyor. Georges Clemenceau’nun sözleriyle, “Barış, savaşa hazırlanmak için verilen bir aradır”. Almanya ile birlikte yaşlı kıta Avrupa’nın hızla savaş ekonomisine yönelmesi, sadece küresel güç dengelerindeki değişimle açıklanamaz. Savaş, kapitalizmin içinde debelendiği krizlerden çıkış yolu olarak da görülmektedir. Ancak tarihsel deneyimlerin de gösterdiği gibi, bu politikanın sonuçları emekçiler için hep felaket olmuştur. Bugün de farklı olmayacaktır. Bu felaketten en ağır darbeyi yine işçiler, emekçiler ve toplumsal kaynakları silahlanmaya peşkeş çekilen halklar alacaktır. Savaş baronlarının dayattığı bu karanlığa karşı tek gerçek alternatif ise, işçi sınıfı, emekçiler ve halkların örgütlü mücadeleyi yükseltmesidir.