Rahip ve “bağımsız yargı” rezaleti

Saray yargısının dünyaya rezil olması yetmezmiş gibi, diktatörün resmi görevli dalkavukları utanıp sıkılmadan, Brunson’ın serbest bırakılmasını “Türk yargısının bağımsızlığının kanıtı” diye selamlarlar.

  • Haber
  • |
  • Güncel
  • |
  • 19 Ekim 2018
  • 05:34

Saray rejiminin farklı ülkelerin vatandaşlarını rehin alıp onları “pazarlık” aracı olarak kullanması, “güdümlü Türk yargısı” tartışmasına uluslararası bir boyut kazandırdı. T. Erdoğan’ı görünce düğmesiz cüppelerinin önünü ilikleme telaşına düşen kişilerin Türk yargısının başında olduğu dikkate alındığında, tartışmanın uluslararası bir boyut kazanması şaşırtıcı olmasa gerek.

Genelde sınıflı toplumlarda özelde kapitalizmde bağımsız yargıdan söz etmek mümkün değil. Zira bir üst yapı kurumu olan yargının bağımsızlık sınırları, egemen sınıfların çıkarlarıyla çizilir. Yani ahlak gibi yargı da her yönüyle sınıfsal hareket eden bir kurumdur.

“Olağan” koşullarda yargı kurumunun belli bir özerklik alanı olabilir. Elbette bu alandaki hareket serbestisi de, egemen sınıfın çıkarlarına zarar vermeme koşullarına bağlıdır. Yani yargı görünürde bağımsız ama özü ve biçimi ile egemen sınıfların çıkarlarını koruyan temel üst yapı kurumlarından biridir.

***

Yargı egemen sınıfların bir yönetme aracı olduğundan, ihtiyaç duyulduğunda siyasi iktidarın kirli/özel işleri ya da dönemsel politikalarının bir aracı olarak da kullanılabilir. Egemen sınıflar ihtiyaç duydukları zaman, yargı da siyasi bir kurum gibi hareket etmeye başlar. Demek ki yargı da düzenin diğer kurumları gibi koşullara göre hareket tarzını değiştirebiliyor.

Bütün rejimler yargının bağımsızlığıyla iftihar ederler. Yargıya güveni, rejime güvenin kıstası sayarlar. Oysa bu kurum görünürde “adaletle” bağlantılı olsa da, her zaman devletin şiddet aygıtlarıyla birlikte mesai yapar. Örneğin istihbarat, işkenceciler ve yargı toplumsal mücadelenin ve devrimci hareketin önüne birlikte dikilirler. İşkencenin yaygın olduğu dikta rejimlerde ise yargı, delillerini işkencecilerin sorgu dosyalarından toplar.

***

Bu militarist özüne rağmen, “olağan” koşullarda yargıya asgari ölçülerde de olsa bir özerk hareket alanı tanınır. Tek adam diktasına dayalı rejimlerde ise, o sınırlarda da olsa yargının bağımsız hareket edebileceği alanlar ortadan kaldırılır. Böylesi dönemlerde dikta rejimin başı yargıya doğrudan emir verir. Tıpkı son yıllarda T. Erdoğan’ın yaptığı gibi…

Dikta rejim işbaşındayken, burjuva hukukunu biçimsel düzeyde bile uygulamak mümkün değil. Zira rejimin başı, sözlerinin “yasa” kabul edilmesini ister. Aksi halde kendisine biat etmeyen yargıçları anında zindana atabilir ya da daha şanslı olanlar kendilerini kapının önünde bulurlar. Rejim için siyasi önemi olan bir dava söz konusu olduğunda, mahkemeler kendi iradeleriyle karar veremezler. Saraydan gelecek “emri” bekler, onu “karar” diye ilan ederler. Siyasi koşullar değişir, saray farklı bir eğilim geliştirirse, yargı da anında buna uyum sağlar. Son yıllarda aynı mahkemelerin birbirine zıt kararlar alması bu durumun güncel somut göstergeleridir.

***

Rahip Brunson davası, dikta rejimlerde yargının sefaletini gösteren ibret verici örneklerden biridir. Washington’daki efendilerinin baskılarına boyun eğen dikta rejimin başı, yargıya emir vererek, Brunson’u serbest bıraktırır. Kepazelik öyle bir noktaya varır ki, mahkemeden günler önce ABD medyası rahibin serbest bırakılacağını yazmaya başlar. Zira kulislerde pazarlık tamamlanmış, yargıya da saraydan gelen emri uygulamak dışında bir iş kalmamıştır.

Dünyanın gözleri önünde yaşanan bu alçaltıcı pazarlığın sonunda “casus, ajan, darbeci, terör örgütleri destekçisi” gibi ağır suçlarla itham edilen Brunson, “masum bir rahip” olup çıkar. Hazır bekleyen uçağına binip Washington’a doğru yol alır.

Saray yargısının dünyaya rezil olması yetmezmiş gibi, diktatörün resmi görevli dalkavukları utanıp sıkılmadan, Brunson’ın serbest bırakılmasını “Türk yargısının bağımsızlığının kanıtı” diye selamlarlar. Kepazeliğin bu kadar ayyuka çıkabilmesi için kendi kendini aşağılayan ve halkı aptal yerine koyanların köşe başlarını tuttuğu bir dikta rejimin işbaşında olması gerekiyor. Tıpkı son yılların Türkiye’sinde olduğu gibi…