Ukrayna savaşı üçüncü yılını geride bıraktı. Rusya ve ABD arasında Ukrayna’sız “barış görüşmeleri” devam ediyor. Trump, “Barış için Ukrayna’nın masada olması gerekmiyor” diyerek, savaşa sürükledikleri ülkeye ne kadar “değer” verdiğini açıklamış oldu.
Ukrayna savaşının, yalnızca askeri bir çatışma değil, aynı zamanda büyük emperyalist güçlerin doğal kaynaklar üzerindeki mücadelesinin bir yansıması olduğu daha somut bir hale geldi. ABD, Ukrayna’nın kritik yer altı zenginlikleri üzerindeki denetimi artırmaya çalışırken, Avrupa kendi “güvenlik” mimarisini inşa etmeye, Rusya ise Batı’nın doğrudan müdahalesini engellemeye odaklanıyor.
Ancak Ukrayna, “barış görüşmelerinde” bir aktör olmaktan çıkıp pazarlık masasında alınıp satılan bir nesneye dönüştürülüyor. ABD Başkanı Donald Trump, Ukrayna’daki nadir toprak elementlerine ve stratejik minerallere el koymayı savaşın “nihai çözümüne” entegre etmeye çalışıyor. Trump’ın önerdiği anlaşma, Ukrayna’ya sağlanan askeri ve ekonomik “yardımlar” karşılığında, Kiev yönetiminin bu kaynakları ABD’ye devretmesini öngörüyor. Fakat işin ironik yanı, bahsi geçen nadir toprak elementlerinin büyük çoğunluğunun Rusya’nın denetimindeki bölgelerde olmasıdır. Yani Trump, Ukrayna’nın kontrol edemediği kaynakları da ABD’ye pazarlamaya çalışıyor. ABD’nin peşinde olduğu madenler arasında lityum, titanyum, galyum, trityum gibi stratejik mineraller var.
Özellikle lityum, elektrikli araç bataryalarından askeri teknolojilere kadar geniş bir kullanım alanına sahipken, titanyum ise hafifliği ve dayanıklılığı nedeniyle savaş uçaklarından füze sistemlerine kadar pek çok alanda kritik öneme sahip. Çin’in nadir toprak elementleri üzerindeki tekelini kırmak isteyen Washington için Ukrayna, jeopolitik olduğu kadar jeoekonomik bir savaş sahasına da dönüşmüş durumda.
Zelenski ise ABD’nin baskısına karşı direnir gibi görünse de gerçekte Washington’un çizdiği çerçevenin dışına çıkamıyor. Trump’ın, “Ukrayna’ya yatırım yapan ABD, yatırımlarını koruyacaktır” açıklaması, Ukrayna’nın artık yalnızca bir savaş alanı değil, aynı zamanda ABD sermayesinin doğrudan nüfuz ettiği bir hammadde kaynağı haline geldiğini gösteriyor.
Avrupa’nın “Barış Gücü” ve NATO
Trump yönetimi, Ukrayna’daki madenlere el koymayı garanti altına almak için Batı içindeki çelişkileri de kullanıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Ukrayna’ya “Avrupa Barış Gücü” askerleri gönderme önerisi, Ukrayna’nın NATO’ya alınmasının ön basamağı olarak görülüyor. Macron’un bu girişimi, Batı ittifakının Ukrayna’yı şimdilik doğrudan NATO üyesi yapmadan “fiili olarak” askeri koruma altına alma adımı, Rusya’ya karşı bir bariyer olarak değerlendiriliyor.
Avrupa, Trump’ın Ukrayna politikasına tam olarak güvenmiyor ve kendi “güvenlik” önlemlerini almak istiyor. Macron, “ABD’nin aksine biz Ukrayna’ya gerçek para veriyoruz” diyerek Washington’un daha fazla ekonomik çıkar elde etme derdinde olduğunu vurguluyor.
Ancak bu tartışmaların hiçbirinde Ukrayna halkının iradesi veya geleceği söz konusu değil. Ukrayna, Avrupalı emperyalistler ile ABD arasında gidip gelen bir kart haline getirilmiş durumda.
Rusya’nın tepkisi ve küresel denklem
Rusya ise “Avrupa Barış Gücü” fikrine doğrudan, Trump’ın nadir madenleri zapt etme planına dolaylı şekilde karşı çıkıyor. Moskova, Batı’nın Ukrayna’yı askeri olarak daha fazla silahlandırmasını ve Batı güçlerinin Ukrayna topraklarında fiili varlık göstermesini savaşın daha da derinleşmesine neden olacak bir provokasyon sayıyor.
Kremlin, Ukrayna’nın madenlerinin Batı kontrolüne geçmesine izin vermeyeceğini açıkça belirtiyor. Putin, Ukrayna’da kontrol ettiği madenleri de kastederek, “Bizde Ukrayna’dan daha fazlası var” diyerek, Trump’ın iştahını kabartmaya çalışıyor. Putin’in stratejisi, Ukrayna’nın Batı tarafından Rusya’ya karşı kullanılmasını engellemek ve Kiev yönetiminin “bağımsız” hareket etmesini imkansız hale getirmek üzerine kurulu.
Rusya’nın kontrol ettiği bölgelerde bulunan madenler, Batı için hem ekonomik hem de askeri anlamda kritik olduğundan, Moskova bu kaynakları bir pazarlık aracı olarak kullanmaya devam ediyor. ABD, Rusya ve Avrupa’nın Ukrayna üzerindeki çıkar çatışmaları, emperyalist sistemin doğasında var olan çelişkileri gözler önüne seriyor.
Trump yönetimi, Ukrayna’daki savaşın kendi planlarına hizmet edecek şekilde sonlanmasını isterken, Avrupa ülkeleri ABD’ye bağımlı olmadan kendi “güvenlik” politikalarını inşa etmeye çalışıyor. Rusya her ne kadar savaşın bitirilmesinden yana eğilim gösterse de Batı’nın Ukrayna üzerindeki planlarını engellemek için savaşı bir koz olarak devrede tutmayı sürdürüyor.
Bugün Ukrayna, yalnızca toprak bütünlüğünü değil, ekonomik ve dolasıyla siyasi “bağımsızlığını” da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. ABD, Avrupa ve Rusya arasında sıkışan Ukrayna halkı, savaşın gerçek bedelini ödeyen taraf olmaya devam ediyor.
Emperyalist güçlerin, bir ülkenin doğal kaynaklarının yağması üzerine yaptıkları hamleler, yıkıcı etkiler bırakmaktadır. Ukrayna, jeopolitik ve ekonomik bir avuç hammaddeye indirgenmeye çalışılırken, emperyalist güçlerin çıkar çatışmaları, savaşı körüklüyor ve dünyayı kaosa sürüklemeye devam ediyor.
Antonio Gramsci’nin, "Egemenlik, yalnızca baskı aracı değil, aynı zamanda rıza üretme aracıdır" sözü, Ukrayna’nın içinde bulunduğu çıkmazı ve emperyalist stratejilerin altını çiziyor.
Ukrayna halkına ölüm tattırılarak kölelik anlaşması için “razı” olması isteniyor.
ABD, Batı, Rusya ve kukla Zelenski yönetiminin çıkar mücadelesinde kaybolan Ukrayna’nın kaderi; işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halkların emperyalist tiranlığa karşı vereceği mücadeleyle belirlenecektir. Zira asıl mesele, emperyalist güçlerin Ukrayna’yı nasıl paylaşacağı değil, bu emperyalist düzenin nasıl yıkılacağı noktasında düğümlenmektedir.