İngiltere'de yapılan araştırmaların sonuçları, Avrupa'daki sağcı yükseliş ve “burjuva demokrasisinin” tükenişiyle birlikte ele alındığında oldukça önemli analizler sunuyor. The Times gazetesinin yayınladığı sonuçlara göre, İngiltere'deki “Z kuşağı” gençlerin %52'si, “parlamenter sistem yerine parlamentoyla veya seçimlerle uğraşmak zorunda olmayan güçlü bir liderin ülkeyi yönetmesi durumunda” Birleşik Krallığın daha iyi bir yer olacağını düşünüyor. 21. yüzyılda burjuvazinin en eski devletlerinden birinde parlamenter sisteme inancın bu boyutta yitirilmiş olması elbette tesadüf değil.
Bu gibi ülkelerde gelinen yerde demokrasinin sınırlarının ne kadar dar olduğunu görmek için seçim sistemlerine, giderek tahkim edilen polis devleti olgusuna bakmak yeterlidir. 2013-2024 yılları arasında faşistlerle kurdukları bağlardan dolayı bin polisin görevden ihraç edilecek kadar ifşa olması, faşist örgütlenmenin kolluk kuvvetlerindeki etkisinin somut göstergesidir. Diktatörlükle yönetilen ülkelerdeki polis pratiğine yakın bir gerçeklikle yüz yüze kalan İngiliz gençlerin, “bari diktatör de olsun” dediğine şahit oluyoruz.
Fransa'da olduğu gibi Birleşik Krallığın seçim sistemi de kimin ne kadar oy aldığından bağımsız şekilde işliyor: 2024 yılı genel seçimlerinde 4.1 milyon oy ile yüzde 14.3'lük destek bulan faşist parti Reform UK (eski adıyla Brexit Partisi) sadece 5 vekil alabilirken, 3.5 milyon oyla yüzde 12.2'yi zor bulan Liberal Demokrat Parti 72 vekil çıkarttı. Seçime katılımın düşmesi ve 14 yıllık tükenmiş bir Muhafazakâr Parti gerçeğinin ardından iktidara gelen İşçi Partisi’nin Birleşik Krallık Parlamentosu’nun 650 üyeli Avam Kamarasına taşıdığı milletvekili sayısı her ne kadar yüzde 63,2'lik bir oranla 411 olsa da esasında seçmenlerin sadece yüzde 33,7’sinin oyunu aldı. Bu oran ise 1918’de başlayan ilk genel seçim sisteminden beri iktidara gelen bir partinin aldığı en düşük oy oranı! İşte burjuva demokrasisi!
Her ne kadar bugün seçim sistemleri faşistlerin başarılarını sınırlasa da dün sol hareketlere karşı kullanılan bir barikattı. Fransa'da son seçimlerde de en çok oyu almasına rağmen 2. tur blokajıyla faşist partinin törpülenmesi sağlandı. Buna karşılık ise birinci olmasına rağmen sol ittifaka hükümet kurma yetkisi verilmedi. Birleşik Krallık ve Fransa'daki bu örneklerden de görülebileceği üzere seçimler, sadece merkez sağ ile merkez sol arasında gidip gelen bir “çoktan seçmeli” demokrasi hikayesidir. Parlamenter bataklığın gelinen yerde reformcular için bile kullanılabilirliği tartışmalıdır. Bu da gençlerin seçimlere ve seçilen partilerin vaatlerine ve pratiklerine olan güvenlerinin erimesine sebep olmaktadır.
Bu noktayı daha iyi anlamak için İngiltere'deki gençliğin tablosuna biraz daha somuttan bakmak gerekiyor: Ulusal İstatistik Ofisi resmi verilerine göre Haziran ve Eylül ayları arasında işsizliğin yüzde 4’ten yüzde 4,3’e yükselmesi, 43 bin bordrolu çalışanın işten atıldığı manasına geliyor. Bu arada genç işsizliği yüzde 13,7’ye yükselirken, gençler arasında uzun dönemli işsizlik son bir yılda yüzde 83 artış gösterdi. Bu veriler genç işsizliğinin arttığına ve kalıcı hale geldiğine işaret ediyor. Birleşik Krallık Boylamsal Hane Halkı Araştırması, The Children's Society'nin yıllık anketi ve OECD Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) gibi çeşitli kaynaklardan elde edilen veriler de Avrupa'nın “en mutsuz gençlerinin” İngiltere'de yaşadığını gösteriyor. Nitekim 15 yaşındaki çocukların %11’inin parasızlık nedeniyle öğün atladığı ve 270 binden fazla çocuğun ruh sağlığı desteği için beklediği bir ülkede gençlik ne umutlu olabilir ne de mutlu.
Emeklilerin yakacak yardımını kesen, çocuk yardımını iki çocukla sınırlandıran, kamu çalışanlarına enflasyonun çok altında ücret artışı sunan ve önümüzdeki yıl da maaş artışlarının yüzde 2,8 ile sınırlı kalacağını ilan eden İşçi Partisi hükümeti, bu kararları ile geleceksizliği ve Muhafazakâr Parti’nin pratiğinin devamını temsil ediyor. Keza “şartlar gereğince devlet bütçesinde kemer sıkma” döneminde Ukrayna’ya ve İsrail'e akıtılan devasa savaş fonlarını da görenler için meclisten duyulan beklentinin sıfırlanması kaçınılmazdır.
Burada konudan uzak gibi görünse de aslında aşılması gereken noktalardan biri de sendikal ihanet düzeninin eşiğidir! İşçi Partisi’nin en büyük bağışçısı olan işçi sendikaları, hak mücadelesi vermekten geri durmakla kalmıyor, bu suça doğrudan ortak oluyor, hükümete karşı bir şey yapmaktan özellikle kaçınıyorlar. Bu sebeple gençlerin sendikalara olan güveni giderek azalıyor. Birleşik Krallık’ta 2012 ve 2013 yılları istatistiklerine göre sendikalı çalışma oranı %25,6 iken, işgücünün %12’sini oluşturan 16-24 yaş aralığındaki gençlerin sadece %4’ü sendika üyesiydi. Oysa 1995 yılından itibaren 20-24 yaş aralığında işçi sendikası üyelerinin oranının %19’dan %10’a düşmesi ve bu düşüşün devam ediyor olması da kaçınılmazdır. Bugün toplumun genç kesimlerine yayılan umutsuzluk ve faşist eğilimlere gösterilen ilginin bir nedeni de sendikal ihanet ile karşı karşıya kalmanın getirdiği yeni bir alternatif arayışıdır.
Ek olarak, Fransa özgülünde sıkça karşılaştığımız OHAL kararnameleri aracılığıyla meclisin fiilen bertaraf edilmesi de sermaye devletlerinde artık “demokrasi ve özgürlükler” bayrağıyla milletvekili seçmenin gereksiz hale geldiğini gösteriyor. Parlamentoda konuşma yapmak dışında yetkisi kalmamış, “halkın seçilmiş temsilcilerinin ne işe yarayacağı” sorusuyla karşı karşıya kalan Fransa solundaki lafazanlar gerçekle yüzleşmiş oldular. 2024 yasama seçimlerini birinci bitiren Yeni Halk Cephesi’nden Boyun Eğmeyen Fransa’nın (diğer bir deyişle beş benzemezin bulunduğu ittifakın önde geleninin) şimdi esamisi okunmuyorken gençliğin parlamenter sistemden uzaklaşması kaçınılmazdır.
Nitekim, kapitalist sistemin teorisyenlerinin serbest piyasa ekonomisinin “özgürlüğü” ile toplumun özgürlüğünü birbirlerine denkleştirerek maskelediği gerçekleri, şimdi toplumun kendisi şekil verip yeniden yansıtıyor. Yukarıda değinilen tüm rapor ve istatistiklerin sonucu, günümüzde sistemin açmazlarının geriye dönüş eğilimlerini beslediğini gösteriyor. Gençler geleceksizliği de yönetim krizlerini de gördükçe eskiye öykünüyor.
Biraz da umut!
Bu araştırmaların karanlığı çökmüşken üstümüze, “distopya dönemi kuşağı” sayılabilecek “Z kuşağı” arasında başka bir dünya düşüne sarılanlar olduğu gerçeğine dönelim yüzümüzü. Çünkü adalet ve eşitlik arayan, zor zamanlarda zor yolları aşındıran gençler de var. The Times'ın “gençler diktatörlük istiyor” minvalinde duyurduğu araştırmanın satır aralarında “haklar için mücadele eden genç aktivistler” diye tanımladığı kümede kalanlar, sistemin değişimi için çabalıyor.
Özellikle pandemi dönemi sonrası ırkçılık konusunda Black Lives Matter ve ekolojik sorunlar konusunda Extinction Rebellion ile Fridays for Future gibi hareketlere gösterdikleri güçlü ilgi ve katılım, gençlerin politizasyonlarının hızlı olabildiğini gösteriyor. Bu tür hareketlerde gençler protestolara katılmakla kalmıyor, sosyal medya gibi platformlarda da aktif propaganda ve organizasyon çalışması yürütüyorlar. Yani sadece diktatörlüğe eğilim gösteren bir kuşak değil “Z kuşağı”. Daha birkaç yıl önce Birleşmiş Milletler kürsüsünde konuşturulan, çevre aktivisti bir “çocuk” olan ve bugün boynunda kefiyeyle gözaltına alınan Greta Thunberg'le sembolize edilen bir kuşaktan da bahsediyoruz. İngiltere'deki kitlesel Filistin direnişine destek eylemleri de bunun pratik bir kanıtı, gençlerin tümüyle kaybolmadığının bir göstergesidir.
Yeni kuşağın içinde faşist ideoloji ya da ona yakın liberal sağ etkisine karşı dirençli olan bu gençler başlangıç için tutunulacak dal olarak önümüzde duruyor. Gelinen aşamada asıl sorun ise, politikleşen genç kuşağın sınıf kimliğini ne kadar kavrayacağı ve bu sınıfın kolektif örgütlü kesimi olarak dinamizmini sürdürüp sürdürmeyeceğidir.