“Şimşek Programı”: Saldırılar, yoksulluk ve kriz

Tek tek fabrikalarla sınırlı kalan tepkiler ve fiili-meşru mücadeleden yoksunluk, işçi sınıfının verili koşullardaki tablosunu gösterirken, bundan güç alan sermaye iktidarının saldırganlığı da günbegün artıyor.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Güncel
  • |
  • 04 Mart 2025
  • 16:30

Türkiye’de son yıllarda yaşanan ekonomik ve sosyal krizler işçi ve emekçiler için derinleşen bir yıkım getiriyor. Özellikle son yıllara bakıldığında, “zamlı” asgari ücret işçinin eline geçmeden açlık sırının altına düşüyor. Buna rağmen sermaye iktidarı, asgari ücrete yapılan zammı “müjde” diye sunacak kadar pişkinleşebiliyor. Pandemi dönemi ve sonrasında bu merasimi gerçekleştirmekte zorlanan AKP, Erdoğan’ın kovduğu Mehmet Şimşek’i yeniden Maliye Bakanı olarak atadı. Rejimin Şimşek eliyle uyguladığı program ile işçi-emekçilere ve emeklilere yönelik ekonomik-sosyal saldırılar şiddetlendi. 

İşçi sınıfının birçok fabrika veya işletmede tepki göstermesine neden olan bu program, “enflasyonu düşürmek” gibi sahte gerekçelerle savunuluyor. Elbette bunlar söylenirken, sermayeye teşviklerin arkası kesilmiyor, kapitalistlere seslenen Erdoğan, “hiçbir zaman sermaye düşmanı olmadık” demekten çekinmiyor. İşçi sınıfı hakları için mücadele ve örgütlenme girişiminde bulunduğunda ise baskı ve şiddet devreye giriyor. 

Saray rejimi “enflasyonu düşürme” palavrasını ortaya atsa da Mehmet Şimşek’in programının en belirgin özelliği, işçi sınıfının yoksulluğunu derinleştirmeyi esas almasıdır. Asgari ücret ve emekli maaşlarının açlık sınırının altına çekilmesi göz önüne alındığında, yaşam koşullarındaki kötüleşmenin boyutu daha net görülür. Yüksek enflasyon karşısında reel ücretler erirken, emekçiler temel ihtiyaçlarına dahi ulaşamaz duruma düşürülmüşken iktidarın açıkladığı bu ekonomik program, yaraya tuz basmaktan öte bir anlam taşımıyor. 

On milyonlar açlık sınırının altına çekilen bir gelirle hayatta kalmaya çalışırken işsizlik oranlarının da artması, bu programın işçiler ve emekliler üzerindeki olumsuz etkilerini daha belirgin hale getirmiştir. Türkiye’de emeklilerin önemli bir kısmı, bugün açlık sınırının çok altında kalan bir ücretle hayatta kalmaya çalışıyor. Emekli olduktan sonra da çalışmak, onlar için bir mecburiyet haline gelmiş durumda. Emekçileri bu koşullara mahkum eden sermaye iktidarının şefi Tayyip Erdoğan, 1100 odalı sarayında sefahat sürerken, görülmemiş bir pişkinlikle emekçilere “biraz daha fedakarlık yapın, biraz daha dişinizi sıkın” diyor.  

***

Geçtiğimiz günlerde açıklama yapan Diyanet İşleri Başkanlığı, asgari ücretlilere ve emeklilere de “fitre” verilebileceğini duyurmuştu. Fitre, geçinme sıkıntısı çeken bireylere dini kurallara göre “sadaka” verilmesi anlamına geliyor.  Bu açıklama, işçi ve emekçilerin içine itildiği vahim durumu ortaya koyarken, iktidarın hangi sınıfa hizmet ettiğini de açık bir şekilde gösteriyor.

Çözümün insanca yaşamaya yeten bir ücret olduğu yerde, Diyanet’in böyle bir “yardım” duyurusu yapması tam bir skandaldır. İnsanların inanç ve düşüncelerini istismar ederek ehlileştirme görevini üstlenen Diyanet, daha önceki vaazlarında da “şükredin, ibadet ederseniz zenginleşirsiniz” gibi sözler sarf etmişti. Şimdi ise derinleştirilen yoksulluğa çözüm diye fitre önermesi, aslında işçi sınıfını vahşi sömürüye razı etme çabasıdır. Oysa işçi sınıfının yardım ve dualara değil, insanca yaşamaya ihtiyacı var. Bu hedefe ulaşmanın yolu ise “ruhani” duygulardan, acıma veya merhametten doğan hislerden değil, örgütlü mücadeleden geçmektedir.

Elbette devletin tüm kurumları, çürümüş ve kokuşmuş bu düzene ayna tutuyor. Sorunun ana kaynağına dair bir şey demezken, böylesine absürt ve gülünç teklifler sunan Diyanet’in derdi günü kurtarmaktır. Asgari ücretli işçiye sadaka verilmesinin yolunu açmaları, bu sefaleti kalıcı hale getirmek istediklerine işaret ediyor. Metal işçilerinin yasaklanan grevi, Başpınar’da işçilerin önüne dikilen polis barikatları, bağımsız sendikacıların, ilerici ve devrimci güçlerin keyfi şekilde tutuklanması gibi gelişmeler, işçi sınıfına “hak arama mücadelesinden vazgeç, sadaka için avuç aç” demenin bir diğer yoludur. Polis hak arayan işçilere saldırıyor, Diyanet “avuç açıp dilenebilirsiniz” diyor. Saray-Şimşek programını hayata geçirmek için bir yandan Diyaneti öte yandan polis copunu kullanıyorlar. 

Tek tek fabrikalarla sınırlı kalan tepkiler ve fiili-meşru mücadeleden yoksunluk, işçi sınıfının verili koşullardaki tablosunu gösterirken, bundan güç alan sermaye iktidarının saldırganlığı da günbegün artıyor. Gerçekleştirdikleri her saldırı için bir kılıf uyduruyorlar. Çünkü karşılarına çıkabilecek örgütlü bir işçi sınıfı hareketinden korkuyorlar. Bundan dolayı devletin şiddet aygıtlarını acımasızca kullanıyorlar. Bundan dolayı kendilerinin yazdığı anayasayı ayaklar altına almak, “standart” bir hareket haline gelmiş durumda.

İşçi sınıfının bilinçlenmesi, tüm bu oyunları görüp ona göre tutum alması, yarınların mücadelesine de hazırlanabilmesi demektir. İşçi sınıfının hareket etme kabiliyetinin önünü kesebilmek, örgütlenme ve mücadele etme eğilimini kontrol edebilmek için hem şiddete hem her tür rezil yol ve yalana başvuruyorlar. Bu koşullarda sınıf devrimcilerine, ilerici güçlere düşen görev ise bu yalanları fabrikalarda ve sokaklarda teşhir ederek, işçi sınıfının gözlerindeki perdeyi kaldırmaktır, örgütlü bir güç olarak mücadeleye atılması için azami çaba sarf etmektir.

S. Sancar