AKP-TÜSİAD gerilimi…

Belki uzun yıllardır ilk kez büyük kapitalistlerin temsilcileri adliye koridorlarında fotoğraflanıyor ama 23 yıllık iktidarı boyunca AKP TÜSİAD ile ilk kez gerilim yaşamıyor. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da aslolan sömürü düzeninin bekası olduğunda, bu gerilimlerin hiçbir önemi kalmayacaktır.

  • Haber
  • |
  • Basın derleme
  • |
  • 05 Mart 2025
  • 13:00

1999 yılının son aylarında TÜSİAD YİK üyesi Eczacıbaşı’nın Yeniköy’deki yalısında bir buluşma gerçekleşir. Başlangıçta gizli kalması hedeflenen ama “bir şekilde” basına sızan bu buluşmada yer alanlar ise TÜSİAD’ın kodaman patronları ile bir süre önce cezaevinden tahliye olan Recep Tayyip Erdoğan’dır. Bu buluşmada “Buraya gazoz içmeye gelmedik herhalde” diyen patronlar, henüz ayrı bir partisi bile olmayan Erdoğan’dan Türkiye’nin geleceği üzerine düşüncelerini dinlerler. Bu toplantıyı talep eden ise bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisidir.

Erdoğan’ın bugün karakolları ve adliye koridorlarını adres olarak gösterdiği TÜSİAD ile ilişkileri oldukça eskilere dayanıyor. O, daha Fazilet Partisi’nin içinde “Yenilikçiler Hareketi” olarak ortaya çıktıkları dönemde, şimdi komprador diyerek aşağılamaya çalıştığı kapitalistlerin desteğini arkasına almaya özel bir önem verdi. Sadece kapitalistlerin de değil. Daha milletvekili bile değilken yüzünü döndüğü adreslerden biri de ABD idi. Onu emperyalist merkezlerde pazarlayan önemli aktörlerden biri ise Soros’tan başkası değildi. Zira Erdoğan, büyük sermayenin ve emperyalistlerin desteğini arkasına almadan siyasi bir geleceği olmayacağını çok iyi biliyordu.

Bu yüzden daha 3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde bugün ahkâm kestiği kapitalistlerle sıkı bir ilişkisi oldu Erdoğan’ın. Bu ilişki geliştikçe onlara güven verdi, güven verdikçe siyasette önü açıldı. 3 Kasım seçimlerinin ardından büyük sermayedarlar Erdoğan AKP’sinin başarısını ayakta alkışlıyor, “İkinci Özal Dönemi” olarak adlandırdıkları bu yeni dönemi sevinçle karşılıyorlardı. Daha 1980 yılında çizdikleri rotada nihayet hızlı bir şekilde ilerleyebileceklerdi. Türkiye nihayet neo-liberal dünya düzenine uyum sağlamak için çok daha “güçlü ve kararlı” adımlar atabilecekti. Bugünlerde haklı olarak TÜSİAD’ı siyaseti tasarlamaya çalışmakla suçlayan Erdoğan’ın kendisi bizzat bu tür bir tasarımın ürünüydü.

Erdoğan ve AKP’sinin kapitalistlerin beklentilerini boşa düşürmemek için canla başla çalıştıklarını biliyoruz. Devraldıkları IMF patentli Derviş Programı’nı hayata geçirmek için yoğun bir çaba sergilediler. 4857 Sayılı İş Kanunu’ndan özelleştirmeler ve taşeronlaştırmaya kadar çalışma yaşamını büyük kapitalistlerin ihtiyaç ve çıkarları doğrultusunda düzenleyecek sayısız adım attılar. TÜSİAD’da cisimleşen büyük sermaye çevreleri atılan bu adımlardan en fazla nemalanan kesim oldu. Sadece özelleştirmeler yoluyla yıllarca biriktirilmiş toplumsal zenginlikler bir çırpıda bu para babalarına peşkeş çekildi. Yine bu yıllar boyunca işçiler ne zaman seslerini yükseltmek isteseler, karşılarında AKP’nin direksiyonunda oturduğu devletin azgın uygulamalarını buldular. Erdoğan TÜSİAD kodamanları ile her tartışma yaşadığında, tüm bu hizmetlerini onların yüzüne vurdu. Yüksek perdeden tehditler savurduğu son tartışmada bile, “elde ettiğiniz zenginlikleri kimin zamanında katladığınızı unutmayın” diyordu. Şimdi “zenginliği tabana yaydık, TÜSİAD bundan rahatsız” diyerek demagoji yapan Erdoğan, yakın zamana kadar grevleri nasıl yasakladığı ile övünüyordu. Meydanlarda emperyalizme atıp tutarken, her ABD ziyaretinde sermaye çevrelerinin ayağına giderek ülkede emeğin ne kadar ucuz olduğunu anlatıp duruyordu. Fettullah Gülen hoca efendisiyle ele ele verdiklerinde, arkalarında yalnızca emperyalist devletler değil onların güdümündeki TÜSİAD sermayesi de bulunuyordu. Yani aralarında yer yer gerilimler olsa, karşılık suçlama ve tartışmalar yaşansa da bu yolları yıllar boyunca beraber yürüdüler.

***

Peki, bugün ne oldu da ipler bu denli gerildi, neden TÜSİAD böyle bir çıkış yaptı? Ülkenin gerçek sahibi büyük burjuvazinin temsilcileri neden adliye koridorlarına düştü? Sonuçta AKP’nin demokratlık maskesi düşeli çok oldu. Sayısız faşizan uygulama karşısında göstermelik itiraz ve eleştiriler dışında hiç sesi çıkmadı TÜSİAD’ın. Elbette tam da sömürü düzeninin geleceği, dolayısıyla kendi çıkarları için, elde ettiği güç ile şımaran iktidarı sınırlamaya ve hizaya çekmeye çalıştı. Ama sömürü ve rantta hiçbir sınır tanımayan böyle bir iktidar onlar için en iyi seçenek olmaya devam etti. AKP’nin sistemi dumura uğratan uygulamalarına verdiği tepki hiçbir zaman kendi iktisadi çıkarının önüne geçmedi. AKP’yi dengelemek için içine girdiği siyasi projelerin arkasında yine aynı gerekçeyle kararlıkla durmadı. 

Şimdi de AKP yaşanan ekonomik krize etkin çareler üretemezken, yanı sıra artık herkesi hedefi içine alabilecek kuralsız bir terör rejimine geçilmişken, TÜSİAD bir kez daha aynı şeyi denedi. Kurulmaya çalışan baskı rejiminin yeri geldiğinde kendilerini bile vurabileceğini düşünen bu kodamanlar, demokrasi-hukuk-yasalar gibi söylemlerle AKP’yi bir kez daha sınırlamaya çalıştılar. Ancak kurulmaya çalışılan baskı rejiminin herkesten çok sermaye düzeninin çıkarına olduğunu bilen AKP şefinin sert gadrine uğradılar. Üstelik daha önce pek de görülmemiş biçimlerde… Şimdi kürsülerde “bu ülke eski Türkiye değil” diye gürleyen Erdoğan haklıdır. Ülke artık eski Türkiye gibi yönetilme sınırlarını çoktan aşmıştır. Milyonların açlığa ve sefalete mahkûm edildiği bir ülkede baskı ve zorbalık, toplumu yönetmenin en önemli aracı durumundadır. Bunu AKP kadar sömürücü TÜSİAD kodamanları da bilmektedir. Onların buna esaslı bir itirazı yoktur. İtiraz ettikleri tüm keyfiyette her türlü sınırın aşılması ve bunun sistemin bekası için daha büyük sorunlara yol açabilecek olmasıdır.

Elbette sorun sadece kendi başına ülkede kurulan baskı rejiminin her türlü hukuk ve kuralı bir tarafa iten, dolayısıyla sistemin dengelerini sarsan keyfiliğe ulaşması da değildir.

Bir de uygulanan ekonomik politikaların yol açtığı rahatsızlıklar var. Dünyada olduğu gibi, onulmaz sorunlarla yüz yüze olan ülke kapitalizmi de derin bir krizin içinden geçiyor. Bu krizin bütün faturasının işçi sınıfı ve emekçilere kesilmesi kendi başına sorunu çözmüyor. Sermaye birikiminin hangi politikalarla güçlendirileceği de burjuvazi ile iktidar arasında tartışma konusu oluyor.

TÜSİAD’da cisimleşen geleneksel sermaye çevreleri ile AKP döneminde palazlanan sermaye kesimleri arasında uygulanan iktisadi politikalar üzerinden çıkar farklıkları bulunuyor. Bugüne kadar kendi etrafında öbeklenmiş sermaye çevrelerini özel olarak kayırıp semirten ama büyük sermayenin temel politikalarından sapmayan AKP, şimdi iki tarafı birden ihya edecek politikaları ortaya çıkarmakta zorlanıyor. Bu da bu kesimler arasındaki rant savaşının derinleşmesine, TÜSİAD ile iktidar arasındaki ilişkilerin gerilmesine yol açıyor.

Diğer yandan, Mehmet Şimşek eliyle yürütülen ekonomi politikasının sonuçlarına ilişkin bir güvensizlik ve tedirginlik söz konusu. Halen yürürlükte olan bu politikaların baş destekçisi TÜSİAD olsa da uygulanan politikaların istedikleri sonuçları bir türlü üretememesinin getirdiği bir sınıfsal korku bu. Zira bu politika iflas ettiğinde altında kalacak olanın sadece AKP olmayacağını, tahtında oturdukları sömürü düzeninin derinden sarsılacağını çok iyi biliyorlar. Nitekim Şimşek programının iflasa doğru sürüklendiği her geçen gün daha yüksek tonda tartışılıyor.

Belki uzun yıllardır ilk kez büyük kapitalistlerin temsilcileri adliye koridorlarında fotoğraflanıyor ama 23 yıllık iktidarı boyunca AKP TÜSİAD ile ilk kez gerilim yaşamıyor. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da aslolan sömürü düzeninin bekası olduğunda, bu gerilimlerin hiçbir önemi kalmayacaktır. Bir kez daha kol kola girecek, faturayı işçi sınıfına kesmek için ne gerekiyorsa onu yapacaklardır. İşçi sınıfı bu çıplak gerçeği bir an için bile unutmamak zorundadır.

***

TÜSİAD demokrasiyi mi savundu?

TÜSİAD’ın 13 Şubat’ta gerçekleşen Genel Kurulu’nda Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Ömer Ali Aras’ın konuşması ile başlayan tartışmalar, AKP ile TÜSİAD arasında bir demokrasi anlayışı çatışması olarak servis edildi. Bu gelişme karşısında ipin ucunu kaçıran bazıları TÜSİAD’ı demokrasinin savunucusu ilan ettiler. Bu kesin biçimde dayanaksız ve gerçekleri alt üst eden bir yaklaşım. TÜSİAD’ın genel olarak demokrasi gibi bir derdi bulunmamaktadır. Onun derdi daha çok baskı uygulamalarının alabildiğine keyfileşmesi, yeri geldiğinde kendi çıkarlarına bile vuracak düzeye ulaşmasıdır.

Kuşkusuz tarihte burjuvazinin “demokrasi”yi savunduğu dönemler oldu. Ama o dönemlerde bile demokrasi burjuvazi için aşmak istediği feodal düzene karşı alt sınıfları kendi peşine yedeklemenin ötesinde bir anlam taşımıyordu. Bu yüzden sınıfsal iktidarı eline aldığı her coğrafyada demokratik değerleri bir kenara bırakırken en küçük bir tereddüt göstermedi.

Evet, burjuvazi için tercih edilebilir olan “demokratik” yönetim biçimleridir. Sömürdüğü alt sınıfların yönetimde söz sahibi olduğu yanılsamasının devam etmesini, demokrasinin “temsili” sınırlarda kalarak böylece sınıfsal gerilimlerin geri plana düşmesini ister.

Ama burjuvazi için aslolan her zaman kendi sınıf iktidarının ve sömürü düzeninin sürekliliğidir. Zaten faşizm de tam da bu yüzden burjuvazinin sınıf iktidarını korumanın bir biçimi olarak tarih sahnesine çıkmıştır.

Türkiye gibi geç kapitalistleşen ülkelerde ise faşist yöntemler her zaman demokratik yöntemlerin önünde yer almıştır. Ve tarihin hiçbir döneminde TÜSİAD’ın ve onda bir araya gelen büyük burjuvazinin bu faşist yöntemlerden gerçek bir rahatsızlığı olmamıştır. 12 Eylül darbesini ayakta alkışlayanlar, darbeci General Kenan Evren’e teşekkür mektupları yazanlar onlardan başkası değildir.

AKP’nin yaptığı en önemli iş 12 Eylül’le birlikte kurulan düzenin inşasının tamamlanması olduğuna göre, TÜSİAD’ın da o düzene karşı demokrasiyi savunmak gibi bir derdi yoktur, olamaz da.

Emeğin Kurtuluşu’nun 51. sayısından alınmıştır…