Almanya hangi koşullar altında seçime girdi?

Dünyanın başka yerlerinde görüldüğü gibi, Avrupa’daki merkez siyasi partilerin çöküşü bütün hızıyla devam ediyor. Zira, hayat pahalılığı, toplu işten çıkarmalar, artan toplumsal eşitsizlik, servet-sefalet arasındaki uçurumun derinleşmesi, gelir kaybının ve refah düzeyinin gittikçe düşmesi bu partilerle emekçi yığınlar arasındaki mesafeyi açmaktadır.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Güncel
  • |
  • 03 Mart 2025
  • 20:45

“Refahın kalesi”, Avrupa kıtasının “ekonomik devi” Almanya birleşmenin ardından en derin iktisadi ve siyasal krizini yaşıyor. Ekonomisi büyük ölçüde ihracata bağımlı olan Almanya’nın imalat üretimi 2017’den bugüne yaklaşık %15 oranında düşmüş görünüyor. Otomobil ithalatı ve demir çelik alanında dünya lideri olan Almanya bu üstünlüğünü de kaybetti. 2016 yılına kıyasla %46 civarında daha az araba üretmek durumunda kalarak düşüşte adeta bir rekora imza attı. Ekonomik göstergelerin negatif seyri Alman sermayesi ve onun siyasal temsiline soyunanları yeni arayışlara itti.

Dünyaca ünlü ABD’li haber dergisi Bloomberg’in, Alman ekonomisinin son beş yılıyla ilgili hazırladığı kapsamlı raporda, Almanya’nın artık geri dönüşü mümkün olmayan bir noktaya doğru gittiğine, ülkedeki insanların bunu hissettiğine, lakin politikacıların bu konuda henüz cevaplarının olmadığına ve bu durumun Avrupa’nın en büyük ekonomisini geri döndürülemez bir noktaya gelme tehlikesi taşıyan bir düşüş yoluna soktuğuna dikkat çekiyor. Ayrıca raporda şu cümleler yer alıyor:

“Daha da endişe verici olanı, Bloomberg Economics'in tahminlerine göre, ucuz Rus enerjisinin kaybı ve Volkswagen ile Mercedes-Benz'in Çinli otomobil şirketleriyle rekabette zorlanması gibi yapısal aksaklıklar nedeniyle düşüşün büyük kısmının telafi edilmesi zor olacak görünüyor. Ülke çapındaki rekabet gücünün azalması, her hanenin yılda yaklaşık 2.500 avro daha az gelir elde etmesi anlamına geliyor.”

Raporda, stratejik konularda şirketlere danışmanlık yapan Future Today İnstitute’un kurucusu ve genel müdürü Amy Webb’in değerlendirmesine de yer veriliyor:

"Almanya bir gecede çökmeyecektir... Bu senaryoyu bu kadar şok edici ve korkutucu kılan şey budur. Çok yavaş ilerleyen fakat çok uzun bir düşüş. Bir şirketin, bir şehrin değil, bütün ülkenin içine çekildiği ve kıta Avrupa’sını da peşinden sürükleyen bir çöküş olacaktır.”

Bu ise Almanya'nın enerji yoğun imalatının daha fazlasını kaybedeceği ve şirketlerin iç yatırımlarını azaltmasıyla ihracatın düşeceği anlamına geliyor. Yaşam standartları düştüğünde ise seçmen suçlayacak birilerini arıyor; toplumsal gerginlikler giderek hız kazanıyor, işsizlik ve yoksulluk tavan yapıyor, büyüyen savaş tehlikesi vb. sorunlar politik arenada ırkçı-faşist hareketlere tahmin edilenden daha geniş bir alan açıyor.

***

Büyük bir hezimetle dağılan trafik ışığı koalisyonu (Sosyal Demokrat Parti, Birlik 90/Yeşiller, Hür Demokrat Parti koalisyonu), hem iktidarda bulunduğu üç yıl içinde hem de sonraki hükümete işçi sınıfı ve emekçilere dönük kapsamlı bir saldırı paketi devrederek tarih olmuştur. Kasım 2024’de dağılmasının ardından, dünyanın en büyük çelik üreticisi olan Thyssenkrupp 11.000, Bosch 3.800 ve Ford 2.900 emekçinin işine son vereceklerini açıkladılar. VW ile Metal İşçileri Sanayi Birliği Sendikası/İG Metall arasındaki TİS anlaşmazlığı her ne kadar bir satışla sonuçlanmış olsa da bu cephede her an yeni gelişmelerin yaşanması muhtemeldir.

Diğer Avrupa ülkelerindeki durum Almanya’dakinden çok farklı görünmüyor. Borç batağında yüzen Fransa’nın hali pür melali ise çok daha da vahim. Avrupa nın üçüncü silahşoru İngiltere’de durum ise en az ilk ikisi kadar kötü ve ülke derin bir buhran yaşamaktadır. İşçi ve emekçiler kıta Avrupa’sının başını çeken bu emperyalist ülkelerde tarihinin en büyük ücret kaybını yaşıyor. Kısaca özetlemek gerekirse, her açıdan işçi ve emekçiler adına gerçek anlamıyla bir yıkım tablosuyla karşı karşıya bulunuyoruz.

Tablosunu çizdiğimiz bu ekonomik istikrarsızlık doğal olarak düzen partilerine karşı bir güvensizlik ve kopuşu da beraberinde getiriyor. 2024’ün temmuz ayında yaklaşık %34 oyla seçilen İngiltere başbakanı Keir Rodney Starmer’in oy oranı ilk altı ay içinde %30’ların altına düştü. Almanya’da koalisyon hükümeti geçen yılın Kasım ayında, Fransız hükümeti ise bir ay sonrasında çökmek durumunda kaldı. Derinleşen iktisadi sorunlara çözüm bulamayan burjuva siyasi partileri tarihi rekorlarla oy kaybına uğruyor ve “halk partisi” olma kimliklerini birer birer kaybediyorlar.

23 Şubat 2025 seçim sonuçları

23 Şubat Pazar günü gerçekleşen federal seçimde Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) ile Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) %28,52 oranında oy alarak tarihinin en kötü ikinci sonucunu almış oldu. Irkçı-faşist Almanya İçin Alternatif (AfD) yüzde 20,8 ile federal seçimin büyük kazananı ve açık ara ikinci en güçlü partisi oldu. Son federal seçimlerle kıyaslandığında oylarını iki kat artıran AfD, Doğu Alman eyaletlerinde ise (Berlin dışında) en güçlü parti haline gelerek eski DDR topraklarını maviye boyadı. Almanya’nın en eski siyasi partisi olan Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ise %16,41 ile 1890’dan bu yana en kötü seçim sonucunu elde etti, yani tarihi bir dip yaptı. Trafik ışığı koalisyonun diğer ortağı olan Birlik 90/Yeşiller Partisi %3 civarında oy kaybına uğrayarak %11,61’de kaldı. Diğer koalisyon ortağı Özgür Demokratik Parti (FDP) beklenmedik bir yenilgiyle %4,33 ile parlamentoya giremedi. Bir yıl evvel Sol Parti’den ayrılarak kurulan sol popülist Sahra Wagenknecht Birliği (BSW) de %4,97 ile parlamentoya girmeyi başaramayan bir başka parti oldu. Sol Parti (die Linke) ise beklenmedik bir şekilde %8,77 ile ciddi bir yükselişe imza attı. Partinin başına geçen yeni kadroların özellikle gençlere dönük çağrıları karşılık buldu ve sol parti tekrardan Sosyal Demokratların yarattığı boşluğu doldurmaya aday bir konum elde etti.

2021 yılından beri Almanya Şansölyesi olan Olaf Scholz (SPD), seçim sonuçlarının açıklandığı gece şu itirafta bulundu: “Bu sonuçlar, Sosyal Demokrat Parti için acı bir seçim oldu.” Yine SPD’li Savunma Bakanı Boris Pistorius ise seçim sonuçlarını “yıkıcı ve felaket bir sonuç” olarak değerlendirdi.

%5 barajını aşamayarak en büyük hezimeti yaşayan FDP ise gelecek parlamentoda bulunmayacak. Bu ağır yenilginin ardından FDP lideri Christian Lindner siyaseti bırakma kararı almak zorunda kaldı ya da bıraktırıldı. Birlik 90/Yeşiller partisi adayı, Ekonomi ve İklim Bakanı olarak görev yapan Robert Habeck “Bu kadar ağır bir ceza almadık, ama daha fazlasını istedik ve başaramadık” demekle yetindi. Ekonomi bakanı olmaktan çok savunma bakanı olarak da yoğun mesai harcayan Habeck ve partisinin aldığı oy oranı da koca bir yenilgi olarak tarihe geçti.

Irkçı-faşist AfD eş başkanı Alice Weidel ise, “Büyüdük, iki katına çıktık! Bizleri yarıya çekmek istediler, lakin tam tersi oldu” diyerek zaferini ilan etti.

Görüldüğü üzere iktidar partileri bu seçimle toplum tarafından adeta cezalandırıldılar. Dünyanın başka yerlerinde görüldüğü gibi, Avrupa’daki merkez siyasi partilerin çöküşü bütün hızıyla devam ediyor. Zira, hayat pahalılığı, toplu işten çıkarmalar, artan toplumsal eşitsizlik, servet-sefalet arasındaki uçurumun derinleşmesi, gelir kaybının ve refah düzeyinin gittikçe düşmesi bu partilerle emekçi yığınlar arasındaki mesafeyi açmaktadır. Her geçen gün derinleşen sorunlara yönelik kapitalist sistemin, dolayısıyla sermayenin temsilcisi olan federal hükümetin ya da partilerinin sunabileceği hiçbir şey yok, bundan sonra olacak gibi de görünmüyor.

Seçim sonuçları, Transatlantik ilişkiler ve AB’nin geleceği

ABD’de Trump’ın iktidara gelişi ve Ukrayna savaşı konusunda almış olduğu tutum, Almanya’daki bu son seçimleri de dolaysız bir şekilde etkiledi. Başta Almanya olmak üzere, bütün bir Avrupa Birliği ülkelerinin hiç de alışık olmadığı bir tonda Beyaz Saray’dan gelen mesajlar AB’yle ilişkileri bir kaosa sürüklemiş bulunuyor. Trump başkanlığındaki yeni ABD hükümeti artık Ukrayna’ya daha fazla para pompalamak istemiyor. 2022 senesinde ABD, NATO öncülüğünde Ukrayna topraklarında Rusya’ya karşı başlattığı vekalet savaşını kazanamayacağını, tam tersine her geçen gün daha fazla doğal kaynağın Rusya’nın kontrolüne geçtiğini anladı. Bu gelişmelere bağlı olarak Trump, son haftalarda yaptığı açıklamalarla ABD ve Avrupa arasındaki Transatlantik ittifakını ortadan kaldırma adımları atarken, yardımcısı James David Vance Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmada aynen şu ifadeyi kullandı: “Avrupa’ya karşı en çok endişelendiğim tehdit Rusya değil, Çin değil, içeriden gelen tehdittir...”

 Konuşma tüm Avrupa ülkelerine, bilhassa da Almanya’ya hakaret doluydu. Hiçbir beis görmeden konuşan Vance, ABD hükümeti olarak (ırkçı-Faşist) AfD’yi desteklediklerini, bu desteğin “fikir özgürlüğü” bağlamında ele alınması gerektiğini ifade etti. Geçen hafta ise ikinci paylaşım savaşından sonraki Avrupalı müttefiklerini görmezden gelerek Rusya’yla tek başına Riyad’da Ukrayna savaşını sonlandırmak üzere müzakereler başlattı. Trump ve Putin’in başlattıkları bu müzakereler, Almanya, Fransa, İngiltere başta olmak üzere AB için hiç kuşkusuz büyük bir yenilgi anlamına geliyor. Yıllardır Ukrayna’da savaşan bu aynı güçler bu müzakerelerin dışında kalmamak için Beyaz Saray’da Trump’ı ikna turları başlattılar. Ukrayna pastasından pay alabilmek için aynı paralelde Fransa Cumhurbaşkanı Macron Avrupalı müttefiklerini Paris’e Ukrayna toplantısına davet etti. Lakin bu girişim hiç de bekledikleri gibi bir sonuç vermedi. Bilakis, Avrupa Birliği’nin parçalanmışlığından başka bir görüntü verilemedi.

Geçen senenin Eylül ayında sunulan “AB’nin Rekabet Gücünün Geleceği” adını taşıyan Draghi Raporu ve 300 sayfalık AB’nin strateji ve ekonomi raporunda şu tespitler yapılıyor: AB, hem ekonomik olarak hem de hızla ivme kazanan teknolojik değişimde ABD ve Çin'in giderek gerisinde kalırken, Çin ile yaşanan jeopolitik ve jeo-ekonomik gerginlikler de azalmıyor.”

Draghi, bu çerçevede AB'nin rekabet gücünü koruyabilmesi için, yani ABD ve Çin gibi rakiplerle başa çıkabilmek için yıllık 700-800 milyar avroluk yatırıma ihtiyaç olduğunu söyledi. Ne var ki AB’nin mevcut haliyle bu kaynağı yaratabilme kapasitesi ve koşulları bulunmuyor. ABD’nin kıta Avrupa’sının savunmasına dönük harcama yapmayacağı ve olası harcamaların AB ülkeleri tarafından karşılanması gerektiğine dönük açıklamaları şimdiden bu ülkelerde büyük bir tedirginliğe yol açtı. Rekabet gücünü her gün daha fazla kaybeden Avrupa Birliği, özellikle de Almanya, Fransa ve İngiltere üçlüsü Ukrayna’daki savaşın her ne pahasına olursa olsun devamından yana görünüyor. Bu aynı üçlü şebekenin savaşın devamı için kimi oldu bittiler yaratacaklarından da şüphe duymamak lazım. 

Almanya’daki seçim sonuçları ve olası hükümet senaryoları

Öncelikle seçimin yarattığı sonuçlar üzerinden bakıldığında, CDU/CSU ve SPD’nin bir koalisyon hükümeti kuracakları neredeyse kesin gibi görünüyor. Çiçeği burnunda yeni Şansölye adayı Friedrich Merz, Paskalya’ya (Nisan ayı) kadar gecikmeksizin yeni hükümeti kurmayı hedefliyor. CDU/CSU için dış politikada Avrupa’nın savunma kabiliyeti, Transatlantik ilişkiler ve bu çerçevede Ukrayna’ya destek büyük önem arz ediyor. Tam da bu sebeple son haftalardaki uluslararası gelişmeler, bilhassa Trump’ın tekrar Beyaz Saray’a dönüşüyle AB’yi, dolayısıyla da Alman sermayesini zor bir dönemin beklediğini söyleyebiliriz. Yeni Şansölye adayı Merz tam da bu ihtiyacın ürünü olarak seçim akşamı “Dışarıdaki dünya bizi beklemiyor, uzun koalisyon görüşmelerini ve müzakerelerini de beklemiyor” diyerek, hükümetin bir an evvel kurulmasına ve görevlerin hızlı bir şekilde yerine getirilmesi gerektiğine dikkat çekti. Açıklamasının devamında, “Böylece Avrupa yeniden var olabilir ve dünya, Almanya’nın yeniden güvenilir bir ülke olduğunu fark edebilir” dedi.  

Seçim gecesi bir televizyon programına katılan Friedrich Merz, “...bu hükümet (yeni ABD hükümeti), Avrupa’nın kaderine büyük ölçüde kayıtsız kaldı. Bu nedenle Avrupa’yı mümkün oldukça hızla güçlendirerek adım adım ABD’den gerçekten bağımsızlığa ulaşabiliriz” iddiasında bulundu.  

İkinci paylaşım savaşının ardından ABD-AB emperyalistlerinin Sovyetler Birliği’ne karşı yarattıkları denge artık günümüz dünyasında çatırdamaya ve yıkılmaya yüz tutmuş bulunuyor. Başını ABD’nin çektiği kapitalist-emperyalist ittifak güçleri arasında çıkarların farklılaştığı gizlenemez bir boyut kazanırken, adım adım çatışmalı bir sürece giriliyor. Bu durum, farklı kutuplarda bulunan emperyalist güçler arasındaki çatışma ve rekabeti daha da şiddetlendirerek süreci geri dönüşü olmayan bir yıkıma doğru götürmektedir. Bu yıkımın topyekün faturası da her zaman olduğu gibi işçi ve emekçilere kesilecektir.

Emperyalist/kapitalist sistemin yarattığı bu kaotik koşullarda ezilen halklar ile işçi ve emekçiler cephesinde de hiç şüphesiz yeni arayışlar var. Bu arayışları toplumsal dinamikleriyle birleştirip mücadeleyi yükseltecek devrimci güçler de tarih sahnesinde yerlerini alacaktır.