Suriye'de cihatçı terör örgütlerinin yönetime taşınması sonrasında emperyalist güçler yeni rejimi meşrulaştırma sürecini hızlandırdılar. Bu çerçevede, 9. Uluslararası Suriye Konferansı 17 Mart’ta Brüksel’de toplandı. ABD ve Avrupa Birliği’nin (AB) yanı sıra bölge ülkeleri, Birleşmiş Milletler temsilcileri ve ilk kez “Suriye hükümeti”nin temsilcisi cihatçı HTŞ yetkilileri konferansa katıldı.
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen toplantıda Suriye’nin yeni “Dışişleri Bakanı” Asad El-Şeybani’ye sıcak bir ilgi gösterdi. Oysa El-Şeybani’nin kanlı bir geçmişi var. El-Kaide bağlantılı grupların önde gelen isimlerinden biri. Suriye “geçici hükümet”inin başkanı Colani de yıllarca gerçekleştirdiği katliamlarla rüştünü ispatlamış biri. Ve bugün bu gerici savaşın sona erdiği görüntüsü, onun sonuçlarının silindiği anlamına gelmiyor. Bu eli kanlı cihatçılarla verilen pozlar, savaşın sadece farklı bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. HTŞ temsilcileri Brüksel’de AB şefleriyle poz verirken, cihatçı sürülerin Alevi katliamı devam ediyordu.
Konferans, Suriye'deki “yeni yönetime” uluslararası meşruiyet kazandırma yolunda atılan önemli adımlardan biri. Ancak bu meşruiyetin, katliamların ve etnik temizlik politikalarının gölgesinde şekillenmesi, “uluslararası hukukun” geldiği noktayı ortaya koyuyor. Özellikle, Suriye'nin sahil kentlerinde cihatçı çetelerin binlerce Alevi sivili katletmesinin ardından, bu güruh AB tarafından resmi muhatap olarak karşılanıyor.
Von der Leyen’in, “Suriye hükümetinin sahildeki katliamların sorumlularını yargılama çabasını” olumlu bulduğunu açıklaması ise tam bir skandal. AB liderlerine göre failler, işledikleri suçları kendileri yargılamalı. Bu yaklaşım, o çok övülen “Batı değerleri”nin bir yalanlar silsilesi olduğunu gösteriyor.
Batı'nın Suriye politikası
Geçtiğimiz haftalarda sunulan Suriye geçiş anayasası taslağının şeriatçı diktatörlüğü hedeflemesi, Brüksel’de hiçbir sorun teşkil etmiyor. Onlar için asıl mesele, cihatçı rejimin kontrolü ne kadar elde tutabileceği ve tutabildiği sürece ne koparılabileceğidir. Konferans öncesi açıklama yapan Almanya Dışişleri Bakanı Baerbock, “Suriye ancak tüm halk gruplarının ulusal geçiş sürecine dahil edilmesiyle uzun vadeli barışa ulaşabilir”, “uyarı”sında bulundu.
Oysa, 14 yıl boyunca “özgürlük ve demokrasi” adına cihatçı çetelere silah ve lojistik destek sağlanarak Suriye'de savaşın derinleştirildiği gerçeği orta yerde duruyor. Şimdi ise, emperyalistler ve Ankara’daki saray rejimi tarafından iktidara taşınan cihatçı çetelere siyasi meşruiyet kazandırılmaya çalışılıyor.
Konferansta konuşan HTŞ’li El-Şeybani, Batılı müttefiklerine teşekkür ederek, "Onlar güvenliğimize yatırım yapıyorlar" ifadesini kullandı. Ancak bu sözlerin ardında, yeni rejimin daha ilk adımda Alevi katliamı yapması, Şiiler, İsmaililer, Hristiyanlar ve Seküler Sünniler üzerinde baskı yapması, zorba ve kanlı bir “düzen” kurma yolunda ilerlemesi gerçeği yatıyor.
Brüksel’deki konferans, Batı'nın “barış” tanımının ne denli ikiyüzlü ve çıkar odaklı olduğunu gösteriyor. Sahil kentlerindeki katliamların Batılı devletler tarafından görmezden gelinmesi, emperyalizmin bölgesel stratejisini ortaya koyuyor. Kravat takıp sakallarına biçim veren cihatçı katillere “barışı tesis etme” görevi verilmesi, bu yeni düzenin gerçek niteliğini gözler önüne seriyor.
Sonuç olarak, Brüksel'de düzenlenen bu konferans, emperyalizmin Suriye’deki yeni oyununu sahneye koyduğu bir platform olmaktan öteye gitmedi. “Uluslararası hukuk ve insan hakları” söylemlerinin, Batı'nın çıkarları doğrultusunda nasıl eğilip büküldüğünün en ibretlik örneklerinden biri sergilendi. Ancak bu meşruiyet çabaları Suriye halklarının yaşadığı acıları unutturmayacak. Emperyalistlerin güdümündeki yeni yönetimin cesetler üzerinde inşa ettiği “barış”ın hesabı mahşere kalmayacak.