27 Eylül 2024’te ABD-İsrail suç ortaklığı ile 84 ton patlayıcı atılarak katledilen Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah için, 23 Şubat’ta Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta Cenaze töreni düzenlendi. Tören, Hasan Nasrallah ile Haşim Safiyuddin için yapıldı. Safiyuddin, Nasrallah’ın ölümünden hemen sonra Hizbullah liderliğine seçilmiş, 4 Ekim’de soykırımcı Siyonistler tarafından öldürülmüştü. İki lideri hedef alan saldırılarda yüzlerce sivil de katledilmişti. Nasrallah Beyrut’ta, Safiyuddin ise Güney Lübnan’da yine kitlesel bir törenle toprağa verildi.
Cenazeye katılım Lübnan nüfusunun dörtte birini aştı
Hizbullah liderlerinin katledilmesinden yaklaşık beş ay sonra yapılan cenaze göreni, emperyalist/Siyonist işgalcilere bir meydan okumaydı. Dev bir gösteriye dönüşen tören, “direnişin liderlerini katlettiniz ama direniş aynı kararlıkla devam ediyor” mesajını verdi. Törene katılım düzeyi, emperyalist/Siyonist güçlerin vahşi saldırganlığına rağmen halkların direnişten yana olduğunu gösterdi.
Emperyalist/Siyonist savaş makinesi ile medyadaki tetikçileri, törene katılımı sabote etmek için yalan, demagoji ve tehditlere başvurdu. Günler öncesinden 23 Şubat’ta Beyrut’ta havanın çok soğuk olacağı yönünde haberler servis edildi. Katılanlara yönelik bombalı saldırılar yapılacağı, İsrail’in kitleyi havadan bombalayacağı yönünde haberler yapan medya, halkın korkup törene katılmaktan imtina edeceğini varsaydı. Halkı kötü hava koşulları ve bombalarla korkutma çabasına girişenler, Lübnan’daki siyasal parti ve hareketlerin katılımını ise tehditlerle engellemeye çalıştı. Faşist Trump yönetimi küstahça tehditler savurdu. Törene katılanların “İran işbirlikçisi” ilan edileceği ve bunun bedelini ödeyeceği söylendi. Emperyalist devletlerin Beyrut’taki büyükelçilik görevlileri de aynı amaç için mesai yaptı. Kibirli sömürgecilerin küstah tehditleri ters tepti. Lübnan yönetiminin üst düzey temsilcileri ve siyasal güçlerin çoğu törene katıldı.
Emperyalist/Siyonist güçlere esas şamarı ise Lübnan halkları indirdi. Tehdit, korkutma, şantaj işe yaramadı, törene kimi tahminlere göre 1,4 milyon, kimilerine göre ise 1,6 milyon kişi katıldı. Lübnan’ın toplam nüfusu ise 5,3 milyon civarında. Ülkenin nüfusuna oranla Lübnan tarihinde görülmüş en kitlesel cenaze töreni oldu. Törene katılanların üstüne jet uçaklarını uçurarak taciz eden Tel Aviv’deki soykırımcı çeteye de yanıtı halk verdi: “İsrail’e ölüm!”
Bu arada katılım ne Lübnan ne Arap ülkelerinden gelenlerle sınırlıydı. Dünya’nın dört bir yanından, 79 devletten cenazeye katılanlar oldu. Tören, direnişin hem siyasal hem moral hem kitlesellik bakımından güçlü olduğunu birkez daha gösterdi. Oysa emperyalist/Siyonist güçlerle medyadaki tetikçileri, Nasrallah hayatını kaybedince “Hizbullah ve direniş bitti” yalanına dayalı bir kampanya yürütmüştü. Hizbullah, bu devasa boyutlardaki eylemi organize ederek, gün boyu devam eden eylemde ciddi bir sorunun çıkmasına izin vermeyerek organizasyon gücünü de ispatladı.
“İsrail örümcek ağından daha zayıftır”
Lübnan direnişinin bu güce ulaşmasında, 32 yıl boyunca hareketin liderliğini üstelenen Nasrallah’ın özel bir rolü var. Direniş fikrinin olduğu kadar sarsılmaz direnişçi duruşun da simgesi olan Nasrallah, Siyonist işgalcilerin Lübnan’dan kovulmasıyla sonuçlanan savaşın lideriydi. “İşgal edilen topraklar ancak direnişle kurtarılabilir” tezini savunan Nasrallah, 2000 yılında İsrail’i 18 yıl boyunca işgal ettiği Lübnan topraklarından kovarak tezini pratikte de kanıtladı.
Nasrallah, “yenilmez güç” efsanesiyle sarmalanan, ABD başta olmak üzere tüm batılı emperyalistlerin desteğine dayan İsrail için, “O, örümcek ağından daha zayıftır” demişti. Gerici/Amerikancı Arap rejimlerini dize getirmişken, FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) uzlaşma masasına oturup “barış” anlaşması imzalamışken, İsrail’e özel koruma sağlayan ABD emperyalizminin “tek kutuplu dünyanın patronu” olduğu koşullarda o sözü söyleyebilmek kolay değildi. Buna rağmen Nasrallah, stratejik bir değerlendirmeden süzülen o sözü söylemekle kalmadı, yaşamı boyunca ona uygun davrandı.
ABD, Temmuz 2006’da İsrail’i Lübnan’a saldırttığında, Hizbullah’ın kısa sürede imha edileceği, bunun ise bölgede anti-emperyalist/anti-Siyonist direnişi yok etmek için uygun koşulları yaratacağı varsayılıyordu. Heyecana kapılan dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, “Yeni bir Orta Doğu’nun doğuş sancılarını izliyorsunuz” demişti. İsrail o saldırıda da barbarlıkta sınır tanımamış, Güney Lübnan’da direnişe destek veren halkın üzerine bombalar yağdırmıştı. Altyapı tesisleri vurulmuş, halkın yaşamını idame ettirmesi için gerekli olan herşey histerik bir şekilde bombalanmıştı. Umdukları “kolay zaferdi”, karşılaştıkları “utanç verici bir yenilgi” oldu. 33. günde saldırgan İsrail ateşkes talep etmek zorunda kaldı. İşgal girişimi pahalıya mal olmuş, “yenilmez güç” küstahlığı unutulmaz bir şamar yemiş, ABD’nin planları kursağında kalmıştı.
2006 Temmuz savaşının kazanılmasında da Nasrallah kritik bir rol oynadı. O zafer hem Lübnan hem diğer ülkelerde Hizbullah’ın etkisini arttırmıştı. Zaferden sonra da direnişi tahkim etme çabaları sürmüş, kaçınılmaz olan “esas savaşa” hazırlık kapsamında yapılanlar direnişin gücünü görülmemiş bir düzeye çıkarmıştı.
7 Ekim Aksa Tufanı eyleminin ertesi günü İsrail’in başlattığı soykırım savaşına karşı ilk tutum alan kişi, yine Hizbullah lideri Nasrallah oldu. “Gazze’ye destek cephesi” açan Hizbullah, belli bir angajmana uyarak işgalci İsrail ordusunun hedeflerini vurmaya başladı. Ateşkes imzalanana kadar bunu sürdürdü. Emperyalistlerin küstahça tehditlerine de meydan okuyan Nasrallah, ABD’nin olası bir saldırısını hesaba katarak hazırlık yaptıklarını açıklamıştı. ABD’nin yanısıra İngiltere, Fransa, Almanya gibi emperyalist devletler de hem tehditlere ortak oldular hem önerilen rüşvetlere katkı sunmaya hazırdılar. Ancak direniş ne tehditlere boyun eğdi ne rüşvetlere dönüp bakmaya tenezzül eti.
Bu kararlı tutumdan dolayı küstah sömürgeciler çileden çıktı ve süreç Nasrallah dahil direnişin eski kuşak liderlerinin çoğunun katledilmesi noktasına vardı. İsrail ve onun suç ortağı olan emperyalistler direnişi bitirmek için ellerindeki tüm imkanları kullandı. Çağrı cihazlarını patlatarak tarihte görülmemiş bir terör eylemine bile giriştiler. Nasrallah’ı öldürmek için yüzlerce sivili katletmekten çekinmediler. Tüm bunlara rağmen İsrail’in Lübnan topraklarını işgal saldırısı ummadığı sertlikte bir direnişle karşılaştı ve ateşkes talep etmek zorunda kaldı. “Direnişi çökerttik” küstahlığı birkez daha direnişin sert kayasına tosladı.
Güdümlü bir medya ordusuna karşı savaşan lider
Direnişe önderlik eden Nasrallah’ın mücadelesi bununla sınırlı değildi. Emperyalist/Siyonist güçlere hizmet eden medyadaki tetikçilerle de savaşıyordu. Zira Arap dünyasında bir kısmı emperyalist/Siyonist güçler güdümünde, bir kısmı körfez şeyhleri tarafından finanse edilen bir medya ordusu var. Sayısız televizyon kanalı, gazete, dergi, internet sitesi, YouTube kanalından oluşan bu orduyu on binlerce trol tamamlıyor. Bunlar ABD-İsrail karşıtı direniş söz konusu olduğunda, “sahibinin sesi” olduklarını gösterme yarışına girerler. Hem direnişe hem direniş adına ne varsa ona karşı hücum ederler.
Direnişe düşmanlık yapan medya Hizbullah’a karşı tetikçilik de yapar. Bir kısmı Filistin direnişinden yanaymış gibi görünür ama aynı anda Hizbullah’a mezhepsel söylemlerle saldırır. Ahlaksızlığın dip çukurunda yüzen bu medyada yalanın, riyakarlığın, asparagasın sınırı yoktur. Yazılıp çizilenlerin, yapılan analizlerin ya da “uzman” kılıklı tiplerin olayları değerlendirişi döner dolaşır emperyalist/Siyonist tezlere hizmete varır.
Bu derece rezil bir medyaya karşı savaşı direnişin bir alanı olarak gören Nasrallah, “Basınımızda yalan söylemek yasaktır” diyen bir liderdi. Belli bir düzenlilikle halka hitap eden Nasrallah, 7/24 taarruz halinde olan emperyalist/Siyonist medya ordusunun yaydığı yalanları ve dinsel/mezhepsel temelli kışkırtmaları deşifre eder, onlara karşı net bir duruş sergilerdi.
Milyonları direniş fikrine kazandı
Nasrallah’ın hitapları kendi türünde bir ilk sayılabilir. Bu konuyu özel olarak inceleyen birçok akademisyen var. Nasrallah, dosta mesajlarını, düşmana duruşunu yansıtan hitaplarını belli bir düzenlilikle yapardı. Nasrallah’ı yakından takip edenler, 2006’da zaferin kazanılmasından öldürüldüğü ana kadar en az 600 kez halka hitap ettiğini söylüyor. Dinleyici kitlesi bu kadar geniş olan bir liderin bu sıklıkla konuşması, kendi çizgisinde kitleleri bilinçlendirmeye verdiği önemi anlatır.
Halkları bilinçlendirmek ve bu doğrultuda tutum almasını sağlamak için izlenen bu iletişim/propaganda yöntemi, muazzam etkiler yaratmayı başardı. Seyyid sıfatıyla anılan Nasrallah bir direniş hareketinin lideri olduğu kadar bir din adamıydı. Ancak giriş kısmı dışında hitaplarında dini vurgulara pek rastlanmazdı. Politik analizler yaparak olayları yalın bir dille anlatırdı. Al Mayadeen kanalında bir programa katılan kızı, Nasrallah’ın çok okuduğunu, kimi zaman aynı anda elinde 4-5 kitap bulunduğunu, sadece dini kitaplara değil, pek çok konuya ilgi duyduğunu söylemişti.
Birikim ve tahlillerini halkla sohbet eder tarzda yaptığı hitaplarla aktaran Nasrallah, milyonları politize etti. Hizbullah’ın dayandığı kitle daha çok Şiilerden oluşsa bile demografik yönden çok renkli olan Lübnan’da bütün halklardan destekçileri var. Dinsel/mezhepsel kışkırtma ve provokasyonların eksik olmadığı bir ülkede ve bölgede bunu başarmak, ancak halklara güven vermekle, işgale karşı direnişte tutarlı olmakla, baskı ve tehditlere boyun eğmemekle, rüşvetlere ise itibar etmemekle mümkün olabilir. Siyonist işgale karşı direnişi dini bir temelde ele almasına rağmen sadece Lübnan ve bölgede değil, uluslararası alanda da halklara güven verebilmesi istisnai bir durumdur.
“İslami direniş hareketi” kimliği ile anılmasına rağmen Hizbullah’ın bu denli etki yaratmasında Nasrallah’ın duruşu ve hitaplarının özel bir rolü olmuştur. Artık emperyalist/Siyonist işgale karşı direnişi benimseyen, en değerli varlıkları olan çocuklarını dahi bu uğurda feda etmekten çekinmeyen milyonlar var. Bu da ödenen ağır bedellere rağmen, emperyalist/Siyonist işgal bitmeden direnişin de bitmeyeceğinin somut kanıtıdır. Yediği ağır darbelere, ödediği ağır bedellere rağmen, halk içinde kök salan Lübnan direnişi halen güçlü ve işgalcilerin hesaba katmak zorunda oldukları bir dinamiktir. Bu gücün yaratılmasında büyük bir rol oynayan Nasrallah’ın bedeni ortadan kaldırılsa da bıraktığı direniş mirası milyonların duruşunda yaşamaya devam edecektir.