Suriye’yi “birleştirdiği” ve “geleceği için çok önemli bir adım” olduğu ileri sürülen, “coşkulu kutlamalara” konu edilen HTŞ-SDG anlaşmasının inandırıcılığı kısa sürdü. Özerk Yönetimin danışmanı Bedran Çiya Kurd’un sözleriyle “Büyük umut ve heyecanla karşılanan anlaşma”, şeriatçı Şam yönetiminin yayınladığı anayasa taslağıyla yerini hayal kırıklığına bıraktı. Zira, Kürt hareketinin de kabul ettiği gibi anayasa “tek taraflı olarak islamcı ideolojiye dayanmaktadır.”
Alevilere yönelik katliamların ortasında, cesetlerin hala toplanmadığı bir kritik evrede alelacele yapılan anlaşma, Alevi katliamıyla birlikte bir kez daha meşruiyetini yitiren şeriatçı çeteyi uçurumun kenarından almış bulunuyor.
Bu şeriatçı-katliamcı güruh, orta çağ artığı kimliğini ve özünü ilk fırsatta ortaya serdi. Suriye’de sağlanan mutabakatın Bahçeli, Erdoğan ve Öcalan inisiyatifi sayesinde Suriye, Türkiye ve bölge için yeni ufuklar açacağı, barışın, eşitlik ve kardeşliğin sağlanacağı gibi ölçüsüz iddialar ileri sürülüyordu. Bu anlaşma, Suriye Anayasa Yazım Komitesi Üyesi Ahmed El-Kurbi’nin de ifadesiyle, Kürtlere kültürel ve dilsel hakları da içeren göstermelik vaatlerde bulunuyordu. Uygulanıp uygulanmayacağı ve nasıl uygulanacağı merak ve kaygı konusuydu. Kürtlere bazı kazanımlar sağlayan bu anlaşma, sömürgeci Türk sermaye iktidarı tarafından önce temkinli bir iyimserlikle karşılandı, sonra Tayyip Erdoğan üzerinden dosdoğru desteklendi.
Anlaşmanın imzalanmasından iki gün sonra Dışişler bakanı hakan Fidan, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler Şam’a gittiler. Fidan “iyi ve verimli” bir ziyaret gerçekleştirdiklerini belirtti. “Şam yönetimi ile YPG arasında varılan anlaşmanın üzerinden geçtik. Özellikle Türkiye olarak bizim ne türden endişelerimiz var, ne türden sorularımız var, onları kendileriyle görüşme imkânımız oldu” açıklamasının ardından “endişelerine” ilişkin olarak şunları söyledi:
“Bizim için hassas olan güvenliğe ilişkin konular var. Özellikle YPG ile ilgili olan konularda ileriye yönelik tezgahlar başta olmak üzere her şey gündemde olabilir. İyi niyetle imzalanmış olan bir anlaşma varsa gereği yapılsın. Fakat orada ileriye yönelik döşenmiş mayınlar olabilir.”
Bakanların Suriye çıkarmasının ardından geçici anayasa metni yayınladı. Metindeki kritik noktalar, Suriye’nin teslim edildiği cihatçı çetenin ve Türk sermaye devletinin hedeflerini ve nasıl bir Suriye arzuladıklarını ortaya koyuyor.
Geçici anayasaya ilişkin olarak Fidan, Ankara’nın yeni Suriye hükümetine tavsiyesinin “Suriye Kürtlerine haklarını vermek” olduğunu vurguladı. Bu meselenin hem Erdoğan hem de Türkiye için çok önemli olduğu türünden ikiyüzlü açıklamalarda bulundu. Geçici anayasada Kürtlerin haklarının verildiğini ve buna sevindiğini duyuran bu Kürt düşmanı, öte taraftan da “Bizim en baştan beri söylediğimiz şuydu: Yeni Suriye yönetiminin YPG işgaline ve korsanlığına son verecek inisiyatifi ele alması gerekiyor.” dedi. Suriye ve Rojava’da Kürtlere özerklik tartışmalarına ilişkin de konuşan Fidan, “... otonomi veya özerklik arayışına ilişkin bir taviz olduğunu düşünmüyoruz. Bu, çağdaş ve iyi bir şey de değil. Bizim coğrafyamızda hiç iyi değil” sözleriyle Rojava’da özerkliğe karşı duracaklarını vurgulamış oldu.
“Suriye’nin içinde bulunduğu şartları suistimal eden terör örgütleri vardı. O konuları görüşmek, mevcut gelişmeleri gözden geçirmek...” için bu ziyareti yaptıklarını söyleyen Fidan, neyi hedeflediklerine açıklık getiriyor. Yayımlanan anayasa da bunun belgesi niteliğinde. Bu geçici anayasa SDG-HTŞ arasındaki anlaşmayı boşa çıkarmaktadır. Nitekim Özerk Yönetim, “Suriye’nin çeşitliğinin gerçekliğiyle çelişiyor”, “çeşitli toplulukların taleplerini yansıtmıyor’’ ve “tek taraflı olarak islamcı ideolojiye dayanmaktadır” itirazıyla, geçici anayasayı reddetti. Dürziler ve diğer etnik-toplumsal gruplar da aynı tutumu aldılar. Aleviler, Dürziler, Hristiyanlar ve Kürtlerin temel haklarını inkar eden ve şeriatı öngören bu geçici anayasa, cihatçı yönetimin “herkesi kucaklayan ve demokratik dönüşümü sağlayan” Suriye vaadinin nasıl bir yalan olduğunu ortaya serdi.
İslamcı iddeolojiye dayanan anayasa
Şeriatçı güruhun “demokrasi” maskesini düşüren geçici anayasanın en kritik hükümleri, ülkenin şeriat kanunuyla yönetilmek istendiğini gösteriyor. Anayasası 53 maddeden oluşuyor ve “islami devlet düzeni” kurmayı hedefliyor. “İslam hukuku (fıkıh), yasaların temel kaynağıdır” ve “Cumhurbaşkanının dini İslam’dır” deniliyor. Cumhuriyetin adı “Suriye Arap Cumhuriyeti” olarak kalıyor. Ülkede 5 yıllık bir geçiş dönemi öngörülüyor. Böylece 5 yıl boyunca seçim olmayacak, bu süreçte Colani Suriye’yi yönetecek. Siyasi partiler kanunu yürürlüğe girene dek ülkedeki tüm siyasi parti faaliyetleri askıya alınacak. Colani MGK’yi tek başına kuracak, kabine üyesi bakanları ve milletvekillerini atayacak.
“Cumhurbaşkanının dini İslam” olacağı için Aleviler, Şiiler, Dürziler, Hristiyanlar, Ermeniler, Süryaniler ve Yahudiler cumhurbaşkanı olamayacak. Buna rağmen “Irk, din, cinsiyet veya soy farkı gözetilerek ayrımcılık yapılamaz” sahte vaadi yer alıyor. Öyle ki, “inanç hürriyeti” tanınacak maddesinin yazıldığı dönemde, ülkede oluk oluk Alevi kanı akıtılıyordu.“Mezhep ve etnik temelde bölünme yasak. İsteyen istediği dili istediği zenginlikte kullanabilir, yaşayabilir” vaadini de Arapça dışında resmi ve eğitim dili olmayacak maddesi izliyor. Anayasanın “Devlet, kadının toplumsal konumunu ve aktif rolünü korumayı ve her türlü şiddet ile ayrımcılığa karşı korunmasını taahhüt eder” maddesi ise, şeriatçı güruhun kimliğine, ideolojisine ve değerlerine tümüyle yabancıdır. Onların bugüne kadarki pratiği kadının köleleştirilmesi ve mal gibi pazarlanması olmuştur.
SDG-HTŞ anlaşması üzerine “yeni Suriye”ye dair yapılan güzellemeler, yerini kaygılara bırakmış görünüyor. “Suriye’nin ulusal, etnik ve mezhepsel çeşitliliğini de kucaklayan yeni bir demokratik yönetim modelinin hayata geçirileceği”ne dair yalan propagandanın havada uçuştuğu bir evrede “geçici anayasa” çıkışı, önemli bazı gerçekleri yerli yerine oturttu. Emperyalist efendilerinin telkin ve baskılarıyla “herkese eşitlik sağlayan demokratik bir Suriye” vaadinin şeriatçı bir yönetim altında olanaklı olamayacağı görüldü.
Suriye’deki farklı milliyet, inanç ve mezheplerden halklar arasındaki sorunların çözümü, onların “uzun süreli bir devrimci mücadele içinde kaynaşmasına, ancak bu tür bir mücadelenin sağlayabileceği köklü bir demokratik eğitimden geçmesine, bu yolla her türden zehirli düşünce, eğilim ve davranıştan arınmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Bu ise yalnızca devrime dayalı bir mücadele programı ve stratejisi ile sağlanabilir.”
Halklar arasındaki sorunların çözümü, “Laik, demokratik ve kapsayıcı bir Suriye”nin olup olmaması, ABD başta olmak üzere gerici bölge devletlerinin umurunda değildir. Zira onları ilgilendiren, farklı halk topluluklarının demokratik hak ve özgürlükleri temelinde eşit ve özgürce bir arada yaşamaları değil, öncelikli çıkarlarıdır. Bizzat emperyalistlerin müdahaleleri halkların barış içinde bir arada yaşamalarını olanaksız kılmaktadır. Onların müdahale ettiği her yerde ulusal, etnik ve dinsel boğazlaşmalar içinde halklar tüketilmektedir.