8 Dünya Emekçi Kadınlar Günü ülkenin dört bir yanında kitlesel eylemlerle gerçekleştirildi. Kadın işçilerin çalıştığı kimi fabrikalarda ve kadın işçilerin yer aldığı direnişlerde de 8 Mart etkinlikleri yapıldı. DİSK yönetiminin kararıyla DİSK Kadın Komisyonu ise 7 Mart’ta ülke çapında tüm kadınlara “kadın grevi” çağrısı yaptı; kadınları “fabrikadan, atölyeden, ofisten, plazadan, belediyeden, hastaneden, okuldan, evden” çıkarak alanlarda buluşmaya davet etti. Aynı zamanda kadın hareketinden ve emek örgütlerinden “kadın grevi”ni destekleme talebinde bulundu. Bu söylemlere rağmen DİSK’in “kadın grevi” ancak birkaç bin kadın işçinin katılımıyla gerçekleştirildi.
DİSK’in “kadın grevi” çağrısı ve 7 Mart günü pratiğine geçmeden önce, geçtiğimiz yıllarda farklı ülkelerde yaşanan “kadın grevi” deneyimlerine kısaca göz atmakta fayda var.
Dünya ölçeğinde her geçen gün derinleşen krizlerin kadınlar üzerindeki baskıyı, eşitsizliği ve şiddeti artırmasının sonucu olarak bundan 10 yıl önce Polonya’dan Arjantin’e, İsviçre’den Amerika’ya kadar pek çok ülkede kadınlar kitlesel eylemler gerçekleştirdi.
Bu protesto ve eylemlerden yola çıkarak feministlerin çağrısıyla ilk önce 2016’da ardından 2017 yılında 60 ülkede “kadın grevi” gerçekleştirildi. Grevlerde, kadınların özellikle çalışma yaşamındaki sömürü ve eşitsizliklere karşı iş bırakma, başta ev işleri olmak üzere hane içindeki tüm işlerin ve erkeğe karşı yükümlülüklerin boykot edilmesi çağrısı öne çıktı. 2017 yılında bir dizi ülkede erkeklerin de katıldığı kitlesel grevler gerçekleştirildi.
Tüm bunlara İspanya’da 2018 yılında sendikaların da desteğiyle 6 milyon kişinin katıldığı kadın grevini, İsviçre’de ise 2023 ve 2024 yıllarında gerçekleştirilen ve “eşit işe eşit ücret” gibi somut taleplerin öne çıktığı daha özgün örnekleri de eklemek gerekir.
Türkiye’den ise, 2017 yılında dünya çapında yapılan kadın grevi çağrılarına sınırlı düzeyde de olsa protesto, eylem ve etkinliklerle yanıt verildi.
Dünya çapında kadınların büyüyen öfkesi ve mücadelesi, talepleri daha fazla görünür kılabilmek, mücadeleyi yaygınlaştırabilmek ve ortaklaştırabilmek açısından kadın grevi ile diğer kitlesel eylemlerin elbette ki bir anlamı var.
Ancak her şeye rağmen bu eylem biçimlerinin, somutta “kadın grevinin” ne anlam ifade ettiğini yerli yerine oturtabilmek gerekiyor. Bu ise eylemleri, geniş kadın kitlelerine önderlik eden feminist hareketin açmazları, kadın sorununa bakışı ve çözüm önerileriyle birlikte ele almayı zorunlu kılıyor.
Yekpare bir feminist hareketten bahsedemiyoruz. Ancak 2017, 2018 yıllarında gerçekleştirilen kadın grevlerini örgütleyen ve beraberinde “grevi” güncellediklerini ifade eden feminist gruplar, kadınların ezilmesi ve sömürülmesine karşı mücadelede, kapitalist sömürü düzeninin yanı sıra hane içindeki erkeği de hedeflediler. Böylelikle cinsiyet eşitsizliğine kaynaklık eden toplumsal yapıyı yok sayarak kadınların yaşadıkları baskı ve eşitsizliği, kadın ile erkek arasındaki bir çelişki olarak ele aldılar. Çözüm olarak ise “tüm kadınların” birleşerek “yeniden üretim” sorumlulukları kapsamında hane içindeki erkeklere ve erkek egemen düzene karşı mücadele etmeleri gerektiğini savundular. Sırf bu nedenlerle “kadınlar sınıfı” gibi tanımlamalara gidenler de var. Buna dayanarak “kadın grevi”nin hedefleri kapsamında üretimi durdurup evdeki tüm yükümlülükleri boykotla birleştirerek, sorunların öznesi olarak gördükleri erkeklerin kadın grevinde yer alamayacaklarını ifade ettiler.
Oysa “grev”, 200 yılı aşkındır işçi sınıfının sermaye sınıfına karşı mücadelesinde öne çıkan en etkili silahlarından biri…Tam da sistemin can alıcı noktası olan “üretimi durdurmayı” hedefleyen bu eylem biçimi, kadınıyla erkeğiyle işçilerin birleşik bir güç olarak kapitalistlerin saldırılarını püskürtebilmesi için önemini korumaya devam etmektedir.
Sınıf mücadeleleri tarihine baktığımızda, sermaye sınıfına kök söktüren, 8 Mart’ı yaratan kadın işçi grevlerinden günümüze kadar kadın işçilerin ön saflarda yer aldığı grevlerde, erkek işçilerin kadınların en temel müttefiki olarak yer aldığını görmekteyiz. Grev, asıl gücünü kadınıyla erkeğiyle “sınıfa karşı sınıf” mücadelesinden almaktadır.
DİSK’in işçisiz grevi!
Buradan DİSK’in 7 Mart’taki “grev” çağrısına gelecek olursak… DİSK “Atölyede, fabrikada, şantiyede, belediyede, hastanede, okulda, ofiste, tarlada, plazada, evde, sokakta… Kadınlar yaşamı durdurmak için grevdeyiz” dedi. 7 Mart “Kadın grevi” kapsamında İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere bir dizi il ve ilçede basın açıklaması gerçekleştirildi. Belediye, sağlık ve metal işçilerinin sınırlı katılımıyla gerçekleştirilen “grevden” yansıyanlara bakılırsa, DİSK’e bağlı bazı sendikaların kadın üyeleri çok az bir katılımla eylemler gerçekleştirirken, grev, bazılarının gündeminde dahi yer almadı
Bir “sınıf örgütü” olan DİSK, baştan beri erkek işçileri grev sürecinin dışında tuttu. Kadın işçilerin somut talepleriyle gerçekleştirilen grevde erkek işçilere biçilen rol, “grev kırıcılığından” öteye geçmedi.
Bir sınıf örgütünün kadın işçilerin sorunlarını gündeme taşıması, kadın işçileri tam da bu talepler uğruna eyleme çağırması elbette ki anlamlıdır. Günümüzde sendikalar tarafından yapılmayan ancak mutlaka yapılması gereken en temel görevlerden biri de kuşkusuz ki budur.
Greve çıkmanın gerekçesi olarak ifade edilen tüm sorunlar ve beraberindeki tüm talepler, bizzat kapitalist sömürü düzeninden kaynaklanmaktadır. Eğer kadınları doğrudan etkileyen bu kapsamlı saldırılar püskürtülmek, buna karşı etkili bir mücadele örgütlenmek isteniyorsa, yapılması gereken kadın işçilerin inisiyatifi ile “sınıf örgütünün” bünyesindeki tüm güçlerin seferber edilmesi olmalıydı.
DİSK yönetimi, “emek ve kadın mücadelesinin buluştuğu bir kavşakta yeni bir yol açmak” iddiasını taşıyan “kadın grevi” için ne etkin bir çalışma ortaya koydu ne de emek ve kadın mücadelesiyle ortaklaştırmak için ciddi bir çaba gösterdi. 7 Mart kadın grevini ilan ettiğinde, kadın örgütlerini kadın grevini desteklemeye çağırmak dışında…
Bu tutum DİSK’in yakın dönem pratiklerinden bağımsız değil. Tıpkı, ekonomik krizin işçilerin belini iyiden iyide büktüğü, alım gücünün düştüğü, vergi soygunun arttığı bir dönemde tabanın mücadele isteğini göstermelik birkaç eylemle geçiştirmesi, insanca yaşam koşulları için baskı, yasak ve tutuklamalara rağmen fiili grev ve direnişler gerçekleştiren işçilerin yanında yer almaması gibi… Birleşik mücadeleden bahsedip, tek başına karar alıp, “gelen gelsin” diyerek sonrasında kendi üyeleri de dahil olmak üzere toplumsal muhalefetin en diri güçlerini 1 Mayıs’ta Saraçhane’de ortada bıraktığı gibi…
Tüm bu pratiklerin kaynağında DİSK’e hâkim uzlaşmacı-bürokratik sendikal anlayış yer alıyor. Bu anlayışın bir sonucu olarak DİSK yönetimi, emek mücadelesinin ve aynı zamanda kadın mücadelesinin birikimine yaslanmayı “hedeflemesine” rağmen bu mücadelenin birikimlerini boşa düşürmekten başka bir şey yapmadı! Bu ise, kadın işçilerin talepleri için mücadeleyi, uzlaşmacı bürokratik sendikal anlayışa karşı mücadele ile birleştirmesi gerektiğini bir kez daha gösterdi.