SDG-HTŞ anlaşmasından yansıyanlar

Farklı halkların yaşadığı Suriye’de Suriye’nin “birliğini, barışını ve kardeşçe bir arada yaşamını” sağlayabilecek birleştirici zemin vahşi cihatçılarla ittifak değil ancak laik, demokratik ve devrimci bir program olabilir.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Güncel
  • |
  • 14 Mart 2025
  • 14:00

ABD, İngiltere, İsrail ve Türkiye tarafından Suriye’de iktidara taşınan Colani ve onun cihatçı katiller sürüsünden oluşan devşirme HTŞ çetesi, ilk baştan itibaren Suriye halklarına karşı terör estirdi. Özellikle de Alevilere yönelik şiddeti tırmandırdılar. Artan şiddete karşı başlayan protestoları ve silahlı direnişi bahane ederek Alevilere karşı büyük bir kıyıma giriştiler. Lazkiye, Tartus, Ceble ve Humus kentlerinde “Esad yönetimi artıklarına” karşı operasyonlar adı altında Alevi köylerini bombalandılar, evleri ve araçları yaktılar, toplu infazlarla binlerce kişiyi katlettiler. Hiçbir meşruiyeti olmayan, yirmi yıl boyunca katliamlarla ün ve nefret kazanan orta çağ artığı HTŞ sürülerinin, “Esad kalıntıları” ifadesiyle Alevilere yönelik gerçekleştirdiği barbarca katliam, onların insanlık düşmanı zihniyetine yeni bir kanıt oldu. Batılı emperyalistlerin bugüne kadar cihatçı çeteleri meşrulaştırma çabalarına rağmen, bu katliamla HTŞ’nin meşruiyeti hemen tümden çöktü.

HTŞ’nin katil lideri Ahmed Şara, protestoları “Esad rejiminin artıklarının güvenlik güçlerine saldırıları” olarak lanse etti ve işlenen toplu cinayetleri, katliamı savundu. AKP ise “Esad rejiminin kalıntısı, artığı olan ve Esad rejimini diriltmek üzere birileri tarafından kullanılan birtakım güçler” diyerek Alevileri suçladı ve katliamı destekledi. Katliam karşısında emperyalist ülkeler de HTŞ çetelerini sorumlu tutmadan açıklamalar yapmak zorunda kaldı. “Çok sayıda sivilin öldürüldüğüne dair haberleri korkunç” buldular, “Kadınlar, çocuklar ve tüm ailelerin öldürüldüğüne dair son derece endişe verici raporlar aldık” dediler. Katliamı “şoke edici” olarak nitelediler ve “Sorumluların hesap vermesini sağlama” çağrıları yaptılar. Katliama ilişkin açıklama yapan SDG Komutanı Mazlum Abdi de “sorumluların hesap vermesini sağlamak gerekiyor” dedi. Katliamın baş sorumlusu HTŞ’yi muaf tutarak “Türkiye ve İslamcı köktencilerce desteklenen grupların sorumlu olduğunu” savunup katliamı “mahkum” etti.

***

Alevi halkına karşı gerçekleştirilen katliamın ortasında ve tam da bu kritik aşamada ABD ve batılı emperyalistlerin desteklediği şeriatçı katiller çetesi HTŞ ile SDG arasında bir anlaşma imzalandı. ABD ve koalisyon güçlerinin yönettiği, tarafları karşılıklı tavize zorladığı ve içeriğini belirlediği anlaşma, HTŞ ve Colani’ye “meşruiyet” kazandırdı ve konumunu güçlendirdi. Dünyanın gözleri önünde insanlığa karşı suç işlemesinin ardında HTŞ gibi katliamcı cihatçı bir çeteyle “devletin ortağı olmak” gibi bir anlaşma imzalamak ise SDG’ye yönelik bazı tepki ve kuşkulara neden oldu. Anlaşmanın “Esad’ın artıklarına ve ülkenin güvenlik ile birliğine yönelik tüm tehditlere karşı mücadeleye destek verilecek” maddesi, kaygı ve kuşkulara farklı bir boyut kazandırdığı gibi, bu madde HTŞ’nin Alevi katliamına SDG tarafından verilen dolaylı destek olarak algılandı. Nitekim anlaşmadaki bu madde, vahşi katliamlar için HTŞ’ye aradığı “meşruiyeti” sunmuş oldu. SDG ise, anlaşmayı aynı zamanda “Alevi katliamını durdurma girişimi” diye sundu. İlham Ahmed’in, anlaşmadan hemen sonra “Mevcut mutabakat, sahil şeridindeki katliamları durdurmak için imzalandı” demesi, samimiyetten uzak ve ilgili maddeye açıklık getirme ihtiyacının yansımasıydı.

Zaten ciddi bir meşruiyet ve yönetim kriziyle yüz yüze olan HTŞ, Alevilere yönelik başlattığı katliamla El Kaide’ci-İŞİD’ci kimliği bir kez daha ifşa oldu. HTŞ ile SDG arasında varılan anlaşmadan bir gün sonra, HTŞ ile Dürziler arasında ikinci bir anlaşmanın yapılması, emperyalistlerin dayattığı bir zorunluluk olarak gündeme geldi ve çetelere büyük bir meşruiyet kazandırdı. 

***

Ahmed Şara ile Mazlum Abdi tarafından imzalanan anlaşma 8 maddeden oluşuyor. ABD’nin taraflara dayattığı bu anlaşmayla Colani, Suriye’nin “meşru” cumhurbaşkanı, HTŞ’de merkezi yönetimin “meşru” sahibi oldu. Rojava’daki fiili özerk yapının Şam yönetimine entegre edilmesini amaçlayan ve katliamın ortasında beklenmedik bir anda imzalanan anlaşma, elbette ki ABD ve siyonist İsrail’in bölgedeki çıkarlarının bir gereği ve sonucu olarak gündeme geldi. Öte tarafta bu anlaşma aynı zamanda Abdullah Öcalan’ın “tarihi” çıkışıyla da doğrudan bağlantılıdır. Salih Müslim bunu “Biz o mektupta söylenenlerin dışında değiliz. Yani Önderliğin belirttiği noktaların dışına çıkmış değiliz… Biz bu devletin bir parçası olmayı kabul ediyoruz. Tabii kendi haklarımızı, özgünlüklerimizi korumak şartıyla…” ifadeleriyle dile getirdi.

Konuya dair ikinci açıklamasında ise HTŞ ile varılan anlaşmayı “Öcalan’ın çağrısı ile de uyumlu ve paralel” olarak nitelendirdi:

“Biz Türkiye düşmanlığı ekilerek bir yere varılacağına inanmıyoruz… Suriye’de bir özerklik talebimiz yok. Siyasi hiçbir ön şart da sunmuyoruz. Eşit temelde adil bir yönetim istiyoruz.”

Bu durumda 8 maddelik anlaşmaya göre Kürtlerin Rojava’daki özerk yapılarını koruyup korumayacakları netlik kazanmış görünmüyor. SDG ile HTŞ anlaşmasının Türkiye’den bağımsız olmadığı da kesin. Nitekim Erdoğan’ın “İmzalanan mutabakat eksiksiz olarak uygulanmalıdır” demesi anlaşmanın tarafı olduğunu gösterdiği gibi, memnuniyetin de dile getirilişidir. Sömürgeci Türk devleti tarafından ezilmemek ve yazık ki batılı emperyalistlerin korumasına mahkum hale gelmek, Rojavalı Kürtleri hiç değilse kimi kazanımlarını koruma çizgisi ve pratiğine yöneltmiştir. Kürt özerk bölgesi için anlaşılan ve yadırganmaması gereken bu durumun, özerk bölge için hangi bedellere mal olduğu/olacağı ise ayrı bir konudur.  

***

Genel bir çerçeve oluşturan anlaşmanın ikinci maddesine göre “Kürt toplumu, Suriye devletinin asli bir unsuru olarak kabul edilecek ve vatandaşlık hakları ile anayasal hakları güvence altına alınacaktır.” (Ortada bir anayasa olmasa da), Kürt halkının haklarının anayasal güvence altına alınacağı vaadi içeren bu madde, elbette ki Kürt halkı için meşru bir kazanımdır.

“Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm sivil ve askeri kurumların, sınır kapıları, havaalanları, petrol ve gaz sahaları da dahil olmak üzere, devlet yönetimine entegrasyonu” maddesi ise “Kürtler Suriye “devletinin” ortağı olacak” biçiminde savunuluyor ve öyle de olacak gibi görünüyor. Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Dış İlişkiler Sözcüsü Salih Müslim, verdiği bir röportajda, “Rojava statü kazandı mı” sorusunu, “Biz bu kadar savaştık ve bu kadar mücadele ettik. Sonuçta artık her şeye ortak oluyoruz, bunu diyebiliriz. Bu devletin her şeyine ortak oluyoruz. Yönetimine, anayasasına, yaşamına, ekonomisine, her şeyine ortak oluyoruz” sözleriyle yanıtladı.

Yukarıda aktarılan maddeler ve açıklamaların yanı sıra “Suriye topraklarının tamamında ateşkes sağlanacaktır.”, “Bölünmeye yönelik çağrılar, nefret söylemi ve toplumdaki ayrışmayı körükleyen girişimler reddedilecektir.” maddeleri de SDG yöneticilerine Rojava’nın geleceği için “umutluyuz” dedirtiyor. Salih Müslüm’ün “ABD ya da başka bir ülkenin yönlendirmesi veya talimatı ile masaya oturmadık. İç yapımıza ve nihai kararlarımıza kimsenin karışmasına izin vermeyiz” gibi gerçekle hiçbir alakası olmayan sözleri bir yana bırakılırsa, Suriye Kürtleri uzun yılları bulan büyük mücadeleleri ve bedellerinin bir ürünü ve aynı zamanda “Koalisyon ortaklarımız” dedikleri ABD, İngiltere, Almanya, Fransa emperyalistlerinin desteği ile iğreti de olsa birtakım kazanımlar elde edecekler. 

“Anlaşmanın uygulanması için komiteler, yıl sonuna kadar çalışarak anlaşmayı hayata geçirecek” deniyor. Ancak dünya olaylarının hızlandığı, emperyalist çelişki ve hegemonya mücadelesinin sertleştiği ve Ortadoğu’nun bunun en istikrarsız, kanlı sahnesi olduğu bugünkü koşullarda yıl sonu gibi uzun bir süreçte mutabakat metninin ne kadarı ve nasıl uygulanabileceği belirsizdir. Uluslararası ve bölgesel güç ilişkileri, bunlar arasındaki çelişki ve çatışmalar, sürecin ve varılan anlaşmanın seyrini belirlemede önemli etkenler olacaktır. Dolaysıyla çok şey belirsizliğini korumakta ve katliamcı cihatçıların yönettiği bu ülkenin “huzura erişeceği” söyleminin gerçek durumla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

***

Yağmacı, farklı mezhep ve inançlara, kadına, insanlığın tüm ilerici değerlerine ve kendi dışındaki hemen herkese düşman olan katliamcı, orta çağ artığı şeriatçı HTŞ ile laik, ilerici, demokrat ve “kadın devrimi” gerçekleştirmiş olmakla övünen SDG arasında varılan anlaşmanın nasıl uygulanacağı, önemli bir soru ve sorun olarak orta yerde duruyor. Farklı halkların yaşadığı Suriye’de Suriye’nin “birliğini, barışını ve kardeşçe bir arada yaşamını” sağlayabilecek birleştirici zemin vahşi cihatçılarla ittifak değil ancak laik, demokratik ve devrimci bir program olabilir. Böyle bir birleştirici programın ve bunun taşıyıcısı bir siyasal odağın olmadığı koşullarda ideolojik kimlikleri, talepleri ve gelecek “projeleri” ayrı olan halk toplulukları arasında tam hak eşitliğine ve özgürlüğe dayalı birlik ve kardeşlik sağlamak, ütopyadır.

20. yüzyıl devrimler tarihi, halkların, ulusların, azınlıkların eşitlik ve kardeşliğe dayalı gönüllü birliğinin ancak gericiliğe ve emperyalizme karşı ortak mücadelenin ateşi içinde inşa edilebileceğini göstermiş ve kanıtlamıştır.